Ya gerçekten 2012'de her şey bitecekse? Buna göre yaşamaya karar verdim. Öpüyorum hepinizi senenizin son kalan gününde. Hakkını vermeniz dileğimle gününüzün ve senenizin, bir güne sığdırabildiğinizce. Sonrasında da bu seneden daha iyi senelere ^_^

Bugün bir adam gördüm metrodan inerken. Sırtında kocaman bir çanta, muhtemelen içinde çadır olan, mat benzeri bir hede, balık oltası falan vardı. Üzerinde tuhaf, cüppemsi bir şey giyiyordu çeşitli ayrıntıları olan ama kalabalıktan dolayı ayrıntılara bakamadım. Elinde asamsı bir baston vardı, renkli ip, boncuklu birşeyler sarılmış tutma yerinin hemen altına falan. Bir an, "negzel ya, ne eğlenceli olurdu böyle bir set hazırlayıp rastgele gezmek" dedim. Garipsedim, hep düzenli hayatlara özenirdim ben. İlk defa canım öylesine çıkıp, otostop çekerek Antalya'ya gitmek; oradan da doğuya doğru gezmek istedi. Sonunda Karadeniz'den doğru da geri dönerdim falan belki. Sırtımda büyük bir çanta, elimde bir yürüyüş sopası, şans, biraz para, belki depolanmış bir şişe şarap ya da cigara bıkkınlık içeren kriz anları için, sebepsiz mutlulukla birlikte öylesine gezip yeni yer ve insanlar görmek. Ne ilginç, bir iki ay öncesine kadar ne kadar uzak olup şimdi ironikçe, ne kadar ilgi çekici bana..

Issız bir adadaki son kağıta yazılmış, kapağındaki mantar sıkıca kapatılmış boş şarap şişesinin içindeki gizli mesaj olsam.

Okyanusların enginliğinde, dalgaların üzerlerinde kontrolsüzce dolaşsam.
Denizin durgun zamanlarında bana göz kırpan balıkları izlesem.
Dalgalar dağları aşmaya çalışırken üzerlerinde belirip göğe yükselsem.
Ve tabii sonra sakince yere insem..

Bir şişenin içine gizlenip denize bırakılmış mesaj olsam.
Özgürce dolaşsam.
Sonra tıpkı masallardaki gibi, ulaşmam gereken yere ulaşsam..

Şişeye hapsolup denizde başıboş dolaşan bir mesaj olsam.
Amacıma ulaşmak için boğulmayı göze alsam.
Doğru kişinin bulması için dualar, ağıtlar yaksam.
Sonunda bulunup okunsam..

Ne gerek var ki, vazgeçtim şimdi..

Dayanamamaya başladım sonunda, kıyametimin bir alameti gibi bu. Sinirlendiğim tüm o ne olduğunu bilmediğim şeyleri görmezden mi geliyorum yoksa görmüyor muyum bilmiyorum. İhtiyaç duyduğum anda ihtiyaç alanımdan kaçanlara onlara ihtiyaç duyduğumu söylemeye utanıyorum. Belki farkında bile değillerdi bunun, umurumda değil. Ya da umurumda olmasa keşke hep..


Yorgunum.. Yoruldum, dinlenemedim, kendime gelemedim..

Kişilerin içine girmedikçe, konuşmadıkça sıkılıyorum. Konuştukça, paylaştıkça, gördükçe daha da çok sıkılıyorum. Ailem, arkadaşlarım, tanıdıklarım.. Neyse..

Kimse alınmaz umarım bunu okuyanlardan..

Gitmek istiyorum tamamen. Bunu çok istiyorum. Hiç olmadığı kadar çok. Keşke bir yolum olsa..

bu belki de bir kurgudur hepsi bunların? (: neden olmasın ki?

Üçgen Masa Şovalyesi Özenti Sör Talkalot'a ulaştı haber

Lafsalata Şehri'nin yorgun habercisinden
"Ejderha!" Diyordu haberci. "Korkunç, kocaman ejderha!"
Korkudan tutulmuştu dili, biraz da yorgunluktan kurumuştu tabii.
Sör Talkalot yaverine seslendi "Göğün en parlak yıldızları atında yelesi gümüş tozları serpilmişçesine parlayan, kutsanmış çelikten dövülmüş nallarıyla toprağı dövüp dize getiren, cesur, güçlü, asil atımı hazırla!"diye.
Ama tecrübeli yaver o cümlesine başlarken gitmişti hazırlamaya
Zira bilirdi ki, Sör Talkalot başladı mı konuşmaya asla bitmezdi.
Haberci soluklanırken çıktı Sör Talkalot yola
Kısa kesti veda konuşmasını kimse yok diye etrafta
Zaten çoktan saklanmıştı insanlar onun gidiş konuşmasından kurtulmaya
Altı nala sürmeye çalışır gibi, ilerde yedi nala sürdüğünü anlatacağını bile bile imkansızlıklar nedeniyle dört nala sürdü atını.
Dereyi aştı, tepeyi aştı, yolda dört beş genç ve masum prensesi kurtardı
En sonunda Lafsalata Şehrine vardı.
Şehre bakınca korkudan inleyen, titreyen, kabuslardan uyuyamadığını düşündüğü halkı gördü.
Ve sonra duydu.
Korkunç, yeri göğü inleten; içleri ürperten, düyleri diken, ağaçları sallayan, beşikleri titreten gürültüyü duydu.
Parlak zırhı içinde o bile bir anlığına irkildi.
Yandan geçen yaşlı adam bakıp "Alışırsın, alışırsın.." dedi..


tıkandım şimdilik, belki devam ederim sonra hikayesine..

O kadar masum bakıyordu dokunamadım ona, üzüldüm onun için.. Sinekliği yerine koyup kendi kendine çıksın diye pencereyi açtım minik sinek için.


Onca zaman destek oldun bana. Dimdik durdun yanımda herşeye karşı, sağlam bastın hep yere. Bükülürken, düşerken destek oldun bana herşeyinle. Ama anlıyorum; yoruldun ve yıprandın artık. Fark ettirmemeye çalışıyorsun ama kayıyorsun sen de o ağırlık altında bazen. Ben ağır geliyorum artık sana. Anlıyorum seni, merak etme; hiç kızmıyorum. Asıl kızması gereken sensin hatta. Senden çok özür diliyorum sevgili bastonum. Sen dinlen artık duvardaki yerinde. Bak, bu yeni bastonum. Torunun say onu.

Mario gibi hissediyorum kendimi. Etrafta hoplayıp zıplayıp boruların içinden kayıp kaleye koşuşturuyorum. Tehlikeler atlatıyor, uçurumlardan atlıyor, dikenli abuk yaratıklardan kaçıyorum. Mantarları yiyor, kafa buluyor; mantarımtrakların üstüne zıplayıp onları eziyorum. Para kazanıyor, kazandıklarımı bir anda harcıyorum hayata. Sonu ise aynı, aptal bir yaratık çıkıp; "Prenses aslında başka kalede!" diyor. Zaten prensesi bulunca da ne değişecek ki; prense benzer halimiz yok. Şişko, çirkin ve pala bıyıklıyız. Yuvarlanıyoruz ilerlemeye çalışırken. Vermez bile bize. Öpücük yani. Öyle işte..

Bir kutu tealight alıp, kalabalık bir sokağa çıkıp insanlara çeşitli bahanelerle onları satmaya çalışmak istiyorum. Misal: "Bu mumların yapımında heblek otu yağı kullanıldığı için stresten arınmanıza yardımcı olurlar yaktığınızda." ya da "Arkadaşımızın prostat ameliyatı için para topluyoruz." ya da "Van'a dönüş bileti için para topluyoruz!" hatta "Bu mumları yeterince satarsak MSN paralı olmayacak." gibisinden bahaneler. Merak ediyorum bir günde ne kadar alan çıkar, ne yorumlar gelir. Ama o kadar cesur değilim, yardım gerek..

Evim olsun istiyorum.

Karakter yaratmaya ihtiyacım var. Oyun oynatmalı, öykü yazma yeteneğimi geri kazanmalıyım. İçimde yaşamak isteyen yüzlerce kişilik hissediyorum. Keşke onları normal hayatıma aktarabilseydim, eğlenceli olurdu onları yaşamak. Ama etrafımdaki insanlara bu işkenceyi yapmak istemiyorum doğrusu nedense.

Bu aralar pek bir dışa vurumcuyum duygularımı, hayır mı şer mi bilemedim. Beni uzun zamandır tanıyanlar garipsiyorlar sanırım bu durumu. Gülümsüyorum ben de onlara.

Sıkıldım, uykum geldi, ders çalışmam gerek. Öf.

Keşke su, bedeni temizlediği gibi zihnim ve ruhumu da temizlese banyo yaparken..

Fark ettim de anlaşılmak adına ne çok şey kaybettirtmişim kendime. Ne gerek varmış ki buna?..


Kafama birşeyleri takmışım ve bunların ne olduklarını hatırlamıyorum. Çok mu yukarı asmışım nedir ki bakamıyorum? Sarsıntı vakti kafama düşmelerinden çok korkuyorum..

Kendime karşı ne kadar dürüst olduğumu ölçtüm bu gün. Kendim, benden daha güçlü ve daha zekiymiş. O herşeyi çözmüş, ben beceremedim bir türlü..

Bu gün sahil sessizdi. Havada gri bir renk vardı. Rüzgar ses taşımıyordu. İnsanlar konuşmuyordu.

Bu gün yalnız kalmayı çok istedim.
Bu gün kendimi çok yalnız hissettim.
Bu ikisini aynı anda hissetmeyi nasıl becerdim?..

Bir anımı hiperaktif, yaratıcı, neşeli geçirirken neden bir diğeriri yorgun, boş, melankolik geçiriyorum?.. Anlam veremedim hala. Boş olmak çok sıkıcı. Sanki tüm düşünce yeteneğim alınmış, tüm yaratıcılığım ve muhakeme yetim yok olmuş gibi hissediyorum.

Bu gün eve gitmeyi hiç istemedim.

Bazen bir bankta oturup sabaha kadar kıpırdamadan durmak geliyor içimden. Sadece oturup, gözlerimi karşıya dikip durmak. Düşünmeden, konuşmadan, bir şey yapmadan.. Ama mevsim kış, hava soğuk ve yine ama bunu yapamayacak kadar sıkılganım..

Yapacak hiç bir şeyim yokmuş gibi hissetmek çok sıkıcıymış..


Evet, bu gece depresifim ve neden hiç bir fikrim yok. Ne sabah, ne öğlen ne de akşamüstü böyle değildim.

Tatil istiyorum.
Huzur istiyorum.
İlgi ve şevkat istiyorum. Ama bunu kendimden mi yoksa dışarıdan mı görmek istediğimi bilmiyorum.
Saçmalayabilme yeteneğimi geri istiyorum. Özgürce, umursamazca, bir şeyler anlatabilerek saçmalama yetimi tekrar kazanmak ve hiç kaybetmemek istiyorum.

-yıldızların ardını göstermeyi teklif ettim ama gösteremeden bittim. sonsuzluğumda, gözlüklerim ve resimlerimle kaldım yalnızca.


-kafamda sahneler canlanıyor kelimelere dökemediğim, tersine dönmüş dünyam. eskiden kelimeler canlanırdı sahnelere dökemediğim; daha eğlenirdim o zamanlar.

-baktığım şeylerde anlamadığım şeyler görüp ürküyorum. ürkmekten nefret ediyorum. onları görmek istiyorum. artık görmek istiyorum. kendime nedense görmeyi yasakladığım o şeyleri tekrar göstermek istiyorum. eski gücümü geri istiyorum.

-bilinen anlamlarla yaşamıyor olmak isterdim. beni anlık huzuruma ulaştıracak anlık davranışım yanlış anlaşılmazdı böylece. ama her ne kadar o yanlış anlamayacak bile olsa bizler hala bilinen anlamların dünyasındayız. aslında öyle anlamıyor olsa da o anlamı da bilecek. o anlamı da bileceğim. o anlamı herkes görecek. ya da o anlam, başka bir yerden gelip beni geri itecek..

-causal relatonship gerek belkim

-depresiflikteki ironiyi görüp gülebilen çok az kişi olsa gerek. yoksa bana depresif yaftası yapıştırmazlardı sanırım. acaba dışarıdan gerçekten öyle mi gözüküyorum?.. niye benim gösterdiğim şeklimi göremiyorlar.

-konuşmaya alıştığım dillerden sıkıldım. her zamanki konuşmalar sıkıcı geliyor artık. bir farklılık arıyorum, tarifye sözcüklerim yetmiyor. sözcüklerin ardını istiyorum ama çevremki kimsenin görebileceğine inanmıyorum. inanmadığım için güvenmiyorum. güvenmediğim için korkuyorum. korktuğum için hiçbir şey yapmıyorum. sadece oturuyorum ve oturuyorum ve oturuyorum.

-düşünmek istemediğim şeyleri gün içerisinde yeterince istemsiz düşünüyorum. lütfen bir de geceleri rüyalarımda karşıma çıkmasınlar.. lütfen, rüyalarımı rahat bırakın. sizler olmadan bile yeterince işkence gibiler bana..

-aynadaki adam geri geldi. ateşkes halindeyiz, ikimizin de arkasında sakladığı elinde birer bıçak var ama. doğru anı bekliyoruz. şu anda birlikte yürümek zorunda kaldığımız taşlı yolu bitirdiğimizde saplayacağız. kim bilir hangimiz daha hızlı olacak.

-yazılarıma depresif diyorlar. karamsar diyorlar. saçma, ben çok eğleniyorum yazarken. neden onlar okurken eğlenmiyorlar?

-dünya çok gürültülü. yapay gürültüler tırmalıyor kulaklarımı. alt sokaktan geçen araba, yan apartmandaki klima, üst kattaki kapının açılışı, borulardan geçen sular, yeni kapanmış sobanın sıcaktan genleşmiş ve eski haline dönmeye çalışan metal parçaları.. dünya çok gürültülü..

-4 cümlede tıkanan yüzlerce yazıya başladım son günlerde. hiçbirinin devamı gelmedi. hepsi klavyenin delete tuşunun gazabına uğradı. RIP hepsine.

-sıkıldım..

Kapının ardında ayak seslerini duyuyorum. Yavaş ve derin nefesler alıyor. Omzu duvara sürtülüyor. Duyuyorum onu, buraya geliyor. Işık bedenine takılıp gölgesinin kapının ardını göstermeyen camına vurmasına neden oluyor. Soğuk yüzüme vuruyor. Esintinin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum bir an, sonra fark ediyorum ki içime işliyor soğuk. Zaten içimden geliyor, yüreğimden yükseliyor. Kalbimden bedenime pompalanıyor. Bu, korkunun soğukluğu olsa gerek.. Kıpırdamadan bekliyorum. O da aynı şeyi yapıyor olmalı. Gözlerimi kapatmayı deniyorum, olmuyor. Adrenaline yoruyorum göz kapaklarımın açılma arzusunu. Hala üşüyorum, yorganı yüzüme çekesim geliyor, kıpırdayamıyorum. Kolunun hareket ettiğini görüyorum, kapıya uzanıyor. Elini kapı koluna koyuşunun sesini duyuyorum. Odanın saklanılacak, kaçılacak yerlerine gidiyor gözüm; bulamıyorum. Yorganıma sarılıp köşeye kıvrılmak, herşey bitene kadar kendimi yatağın kenarına gömmek istiyorum; olmuyor. Gözlerimi kapatmak istiyorum, kapanmıyor. Kapı açılıyor. Gıcırtısı zihnimde yankılanıyor. Bir saniyelik o sesi saatlerce yaşıyorum bir an için. Nefesim kesiliyor. Boğuluyorum. Kapıdan ışık sızıyor. Gözlerim kamaşıyor. Gözlerim kararıyor. Kaskatı kesildiğimi hissediyorum. Bulanıkça elinin bana uzandığını görüyorum. Elinde bir şey var, tehlikeli.....

Gözlerim boş tavana açılıyor. Titriyorum. Üzerimdeki yorgan açılmış, terlemişim. Kapıya bakıyorum, kapalı. Güneşin doğmadan önceki son sigarasını içtiği zamanlar olmalı. Ayazı hissediyorum kemiklerimde. Üstümü örtüyorum hemen. Sabah rüyamı anlattığımda alacağım "Kıçın açıkta kalmıştır ki anlattığına göre kalmış da" tepkilerine gülsem mi kızsam mı düşünceleri içinde uykuya dalıyorum. Gördüğüm kişinin kim olduğunu hiç düşünmemeye çalışıyorum ve başarıyorum. Belkide başaramıyor sadece yazmıyorum.

Filmden alıntı sözlerdir, spoiler olduğunu düşünebilirsiniz belki diye uyarayım önceden.


Stephane: [Shows 3-D glasses ] You can see real life in 3-D
Stéphanie: Isn't life already in 3-D?
Stephane: Yeah but, come on.
---------------
Stephane: Hi, and welcome back to another episode of "Télévision Educative". Tonight, I'll show you how dreams are prepared. People think it's a very simple and easy process but it's a bit more complicated than that. As you can see, a very delicate combination of complex ingredients is the key. First, we put in some random thoughts. And then, we add a little bit of reminiscences of the day... mixed with some memories from the past.
[adds two bunchs of pasta]
Stephane: That's for two people. Love, friendships, relationships... and all those "ships", together with songs you heard during the day, things you saw, and also, uh... personal... Okay, I think it's one.
[Red smoke comes out of the pot]
Stephane: There it goes. Yes! Yes.
[coughs]
Stephane: Okay, we have to run.
---------------
Stephane: In dreams, emotions are overwhelming.
---------------
Stephane: P. S. R. Parallel Synchronized Randomness. An interesting brain rarity and our subject for today. Two people walk in opposite directions at the same time and then they make the same decision at the same time. Then they correct it, and then they correct it, and then they correct it, and then they correct it, and then they correct it. Basically, in a mathematical world these two little guys will stay looped for the end of time. The brain is the most complex thing in the universe and it's right behind the nose.
---------------
Serge: A heart that sighs has not what its desire.
---------------
Stephane: The brain is the most complex thing in the universe, and it's right behind the nose!
---------------
Stephane: This girl is at once all the women that broke my heart. She is so beautiful and generous, and she's asking me to leave... because she is dumping me.
Stéphanie: Why me?
Stephane: [Stephane covering his face with the pillow] Because everyone else is boring. And because your different.

Sonuncusu favorimdir.. Severim bu filmi, belki de sadece o söz yüzünden ama olsun. Ha bir de şey vardır, en önemlilerden benim için: "Can you hold my hand? I can't sleep.."

Tanrısı sonbahar olan bir din yarattım yeniden doğuş için ölümü kutsasın diye. Tüyleri sönük anka kuşu oldu amblemi. Her sonbahar ölüp, ilkbaharda dirilmek için kışı dinlenerek geçirmesinin hem sembolik hem de gerçek anlamını tartışan, benimseyen, uygulayan ve anlatan müritleri belirdi etrafta. Kahverengi tonlarını seçtiler kendilerine giymek için. Kül rengini kutsal saydılar. Külle vaftiz ettiler birbirlerini kışın başında. Yüzlerine çizgiler çektiler. Kimse yanmadı o küllerin hazırlanmasında.


Canlıyı korurdu onlar, ölü olana saygı duyar ve dünyanın döngüsüne katılmasına yardımcı olurlardı. Kış gelirkenki kül festivalinde sadece ölü, kuru otlar ve odunları seçerlerdi yakmak için. Kimsenin eli yanmazdı bu festivalde. Kutsal olan ateş değil küldü, yeniden doğaya katılmak üzre bekleyen. Oluşan kömürdü kutsal olan. İlkbahar gelirken yakılıp etrafında dansedilen..

Kışın korunmayı, birlik olmayı; yazınsa çalışmayı benimsemişlerdi kendilerine. Gelişmek, uyum sağlamaktı felsefeleri. Kimseye zarar vermeden, kimseden zarar görmeden yaşamak..

Ölüm kutsaldı onlar için bir son olarak. Yakarlardı ölülerini, küllerini rüzgara bırakırlardı yeniden doğsun başka bir yerlerde diye. Parçaları solunup sevenlerinin içinde, bir parçaları olarak kalsın; yaşadığı yere dağılıp oradan hiç ayrılmasın diye. Yaşam ölümden daha kutsaldı onlar için. Ama ölüm kutlanırken doğum sessiz geçerdi. Onlara göre doğum ve yeni başlangıç zaten yeterince büyüleyici ve etkileyiciydi..

Tanrısı sonbahar olan bir din yarattım yeniden doğuş için ölümü kutsasın diye. Tüyleri sönük anka kuşu amblemli..

Ve sonra onları o kadar sevdim ki, bozulmasınlar diye onları oldukları gibi bıraktım.. Çünkü onlar da biliyor ki herşeyin bir sonu vardır. Yeni başlangıçları hazırlaması için varolan sonlar. Onlar sonlanmasın diye onları bıraktım.. Eğer devam etseydim onları düşünmeye, bir süre sonra yok olacaklardı çünkü.. Bu nedenle, şimdilik onları yazmayı burada bıraktım.

Tanrısı sonbahar olan bir din var bir yerlerde, yeniden doğuş için ölümü kutsaması için varolan..

Bugün dışarı çıktım değişiklik olsun diye. Hava çok sıcaktı, üşüdüm. Zaten çok da havasızdı etraf. O kadar oturdum ki bacaklarım yoruldu. Yanımda gelen vahşi köpek kafasını bacağıma dayayıp elimdek tasmasını çekiştirince bir sorun olduğunu anladım. Kulağımda kapalı müzikçalarıma yarın yüklemeyi düşündüğüm şarkılar geliyordu yandaki henüz açılmamış dükkanın fişi takılmamış radyosundan. Sonra müzikçalarımın kulaklınlarını taktım, kaldığım yerden dinlemeye devam etmeye başladım. Bir süre yürümeye devam ettim zihnimde dururken. Tasmayı yanımdakine verdim geri. Ona baktığımda yolun karşısında durduğunu gördüm. Koluma dokundu, zihnim yoluna devam etti. Birlikte yürüdük.


Yolda yine kayboldum. Başağrımı başlatmak için bir ağrı kesici attım ağzıma. Çiğnemesi eğlenceli bir şeker gibi yuttum onu. Sonradan tekrar doldurulmuş su şişemden biraz içtim. Beş dakika kadar içindekinin su olup olmadığından emin olmayı denedim. Olmamasını o kadar çok istedim ki..

Beklendiğimiz kafeye beklenmedik bir şekilde vardık. Tanıdığımız yabancı insanların yanına oturup sessiz muhabbetlerini dinliyorum. Söylecek tüm şeylerimi sessizce kendime söylüyorum, duymuyorlar.. Yabancılaşmışım yakınlarıma, onlardan biraz uzaklaşmam gerektiğini düşünüyor ve bunu planlıyorum onlara biraz daha yakınlaşmak amacıyla. Uymayacağım programlar ekliyorum geleceğime. Yaparım diyorum kendi kendime.

Soğuk yanan sobanın karşısına geçiyorum evime dönünce. Artık etrafımda dönmeyen kelimelerimi arıyorum yatağın altında, bulamıyorum. Kelimeler eskisi kadar canlı değil, tozlanmış ve paslanmışlar sanki. Gözümü yaşartacak kadar başım ağrıyor. Gerçekliğimden kopmaya başlıyorum. Gözlerim kapanıyor. Gözlerimi açıyorum, başkalarının dayatılmış gerçekliğine uyuyorum. Rüya görmekten çok ama çok korkuyorum..

Dün yine öldüm. Uyumadan önce hiç fark etmemiştim, uyandığımda hatırladım. Neredeyse her gün olduğu gibi, dün de aynı şeyler oldu ve ben öldüm. Rutine bağladı artık sanırım bu, alışkanlık yaptı hayatımda. Kaderimin yazmanı her gün farklı kelimeler bulabiliyorken bu ölüm için ben niye bulamıyorum? Kelimelerim neden küstü bana, ne yaptım ki onlara? Evet, dün ben yine öldüm. Mermisi bitmiş bir silahşörün çatışmanın ortasında kalışı gibi kelimesiz kaldım. Hatta bu normal bir şeymiş gibi davranıp ertesi güne kadar fark etmedim bile! Ne kadar acı verici..


Depresif değilim ben. Kelimelerimin geldiği yerin kronik bir depresyon problemi olduğundan şüphelenmiyor değilim ama. Aslında mesele olumsuz düşünme değil de gün içerisindeki olumluluğumu dengelemek için olumsuzluklar içine dalma ve olayların zıtlarını görme eğilimimdir belki. Ya da sadece kılıf uyduruyorumdur.

Kılıflandırmak. Olaylara olmayan nedenler bulmak. Olaylara olmayan mantıklı bir neden oluşturmak. Agnostik düşünceye sahip bir kişi için böyle bir tabir gerçekten varolabilir mi peki? Sonuçta kılıfın aksini iddia edemezsin zira sana göre doğru ki öyle kılıfladın ama sen kılıfladığın için aynı zamanda yapay. Kafamı karıştırmaktan bazen büyük bir haz alıyorum.

Bazen nedensiz yere çok sıkılıyorum..
Bu yazıyı neden yazdım hiç ama hiç bilmiyorum..

Anları kağıt parçalarına sığdırmak için kullanılan fotoğraf makinalarına suç atarlardı bu işlem esnasında ruhlardan birer parça çaldıklarına dair. Resimlere "ne kadar canlı çıkmış" yorumunun nedeni de budur belki de. Ya da fotojenik olmayan insanların resimlerde kötü çıkmasının asıl nedeni ruhlarını diğerlerinden daha iyi korumalarıdır belki? Mankenler, fotomodeller için zaten dejenere denmez mi genelde; ya ruhları da öyleyse?..
Peki tüm bunların dışında fotoğraf makineleri dijitalleşirken resimler 1'ler ve 0'lara gömülüyorken onlara yakalanan ruhlar şimdi ne oluyor?..
Belki de çağın şeytanı teknoloji, cehennemi de bilgisayarlardır..


ya da sadece hiçbir fotoğrafımın bana benzememesi hatta neredeyse hepsinin kötü olmasına bir kılıf uydurmaya çalışıyorumdur?

Ne desem bilemedim, tüm gün başım ağrıdı bu gün.

Düşünmemeye çalışmak üzerine düşündüm bolca.
Her cümleden sonra enter'a basıp satır atlayarak yazımı uzun göstermek istedim biraz.
Baze
n cümle sonunu beklememek, anarşist yaklaşmak da isterim bu olguya diye korktum, yazgeçtim.
Evet, tam vazgeçecekken bir yazım hatasıyla yazgeçtim; yazdım ve geçtim. Şimdiyse tıkanmış aklıma baş başa kaldım..

Çok pis bir şeyler yazasım var. O kadar pis olmalı ki kokmalı böylece fark edilebilir, farklı bir yazı oluşmalı diye düşündüm ama aklıma yazacak temiz bile olsa hiç bir şey gelmedi. Sıkılıyorum. Kendi kendimi sıkıyorum. Beni sıkmasına izin veriyorum bazı şeylerin.

Nasıl oluyor da bazı şeyler hem baş ağrıma neden olabiliyor hem de onu geçirebiliyor?.. İronk ironk..

Gün boyu farklı yerlerden tanıdığım, uzun zamandır görüşmediğim bir sürü insanla karşılaştım. Tuhaftı. Eğlenceli mi değil mi bilemedim zira bazılarının isimlerini hatırlamakta zorlanırken bazılarının hatırlayamadım bile.. Adını hatırlayamadığım insanların adımı hatırlamaları çok tuhaf geliyor bana. Tamam, benim isimlerle büyük bir problemim olduğu doğru, sürekli görüştüğüm insanların bile bazen isimlerini hatırlayamayabiliyorum ancak en son beş sene önce gördüğüm/konuştuğum insanların adımı hatırlaması hatta bu insanların bazılarını o beş sene önceki dönemde yalnızca bir ya da iki defa görmüş olmam durumu benim için daha da tuhaflaştırıyor. Nasıl başarıyorlar bunu, ben de yapabilmek isterdim. ... Yalan, istemezdim. İsimleri hafızamda tutmanın çok işe yarayacağına inanmıyorum bazen. Kişileri hatırlamak daha önemli bence. Kimdi, nasıl biriydi, ne yapmıştık, ne konuşmuştuk falan. İsimleri yerine bunları net hatırlak daha iyi bir şey bence. Bunu yapabiliyor muyum, emin değilim ama...


İnsanlar tuhaf varlıklar. Kim ne zaman yanında, ne zaman değil anlamak ya da anlamaya çalışmak çok zor. "Düşen birine herkes yardım eder ya etmeyi vaadeder ama kimse düşerken elini uzatmaz.." gibi bir şeyler demişti birileri zamanında. Neyse..

O değil de; arkadaşımın iki tane kedisi var. Biri uzun ve yumuşacık tüylü, canayakın öteki biraz yabani ve uzak. Canayakın olan kucağıma geldiğinde öteki de karşımdaki koltukta duruyordu. Kucağıma gelen kediyi bir süre sevdim o da tatlı tatlı mırıldandı. Sonra kıçını dönüp diğer kedinin yanına gitti. Bir süre onunla oynadı ve tekrar kucağıma geldi. Yine bir süre kendini sevdirip gitti ve öteki kediyle oynadı. Ondan sonra tekrar kucağıma gelip onu sevmem için elimin altına girmeye, kafa atmaya çalıştı. Bir süre sevilince yine gitti. Yarım saatten fazla bunu yaptı. Çok merak ettim. Yanımdayken diğer kedi hakkında ne düşünüyordu ya da orada benim hakkımda ne düşünüyordu. İki tarafta da oldukça mutlu gibiydi ama sürekli yer değiştirdiğine göre bir sorun olması gerek, değil mi? Çok şey hatırlattı hayatımdan bu görüntü bana..

Yolda rak ettim ki tarihim tekerrürümden ibaret. Sorunlarımın temeli aynı, sıkıntılarımın temeli aynı, insanların bana yaptıklarının özü aynı, şanssızlıklarım aynı.. Şaka gibi.. Umarım bu konuda bir şeyler yapabilirim..

Her neyse; her ne kadar sürç-i lisan ettiysem, kafa şişirdiysem, laf soktuysam, can sıktıysam, zaman kaybettirdiysem affola.

Yollar kalabalık... Etrafına, hatta önüne bile bakmayan insanlarla dolu heryer. Omuz atanlar, burun buruna çarpışacak gibi yürüyenler, yerlerdeki olmayan tümseklere takılanlar, sürü psikolojisiyle koyun gibi ilerleyen koyun gibi insanlar. Nereye gittiklerine dikkat etmeden, ezbeledikleri ya da önlerindekileri takip ederek yürüdükleri bu yoldalar. Bir anlığına dursam, ardımdaki onca kişi domino taşı gibi birbirine çarpar muhtemelen. Ya da şuradan sola dönsem, kim bilir kaç kişi istemsizce takip eder beni. Ama uyum sağlıyorum, yolumda yürüyorum. Onlar gibi, koyun gibi..

Merdivenleri iniyoruz topluca, sıra bekliyoruz topluca, topluca bozuyoruz bazen o beklediğimiz sırayı, topluca öflüyor, topluca sıkılıyoruz. Kaybolmuş bireysel tepkilerimiz. O kadar girmişim ki içine sistemin, ben de me'liyorum onlar gibi, topluca..

Onlarca insan etrafımda, onlarca sözde birey. Kişiliklerini kaybetmiş, tiplemeye dönüşmüş ruhsuz varlıklar. Zombiler, robotlar.. Tiksindiriyorlar, sinirlerimi zorluyorlar. İçimdeki vahşet hissini uyandırıyorlar. Acımıyorum onlara hiç. Yaşlısına, çocuğuna, kadınına, erkeğine, hastasına, hamilesine.. Hiç birine acımıyorum. Duygusuzum onlara, duygusuzlara karşı. Belki vardır aralarında bunu fark edenler. Vardır aralarında gerçekten birey, kişi olanlar. Ama kurunun yanında yaş da yanar, ne yaparsın. İpe gidiyor elim, tutuyorum sıkıca. Patlayasım geliyor, metro gelmeden. Tüm insanlar burada beklerken patlamak. Patlayışımla birlikte herkesi beraberimde götürmek istiyorum. İpe asılıyorum, bir damla yaş akıyor gözümden.

Patlıyorum, sinirlerim boşalıyor. Gelen metronun rüzgarı yüzüme vururken ben, kolyemin ipini çekiştiriyorum. Gözümden akan yaş kuruyor. Sinirlerim patlıyor, duygularım patlıyor, sabrım patlıyor, ben patlıyorum.. Kimse fark etmiyor.. Oracıkta ölüp, o zombi koyunlardan biri oluyorum. Düzensiz sıraya kaynayıp vagona atıyorum kendimi. Vagondaki herkes gibi boş bakışlarla yoluma gidiyorum. Ben, artık ben değilim..


klişe konu, kötü cümle kurumları ama uzun zamandır yazdığım ilk öykü -__- bariz kötü oldu bu. üzgünüm. neyse, öyle işte. daha yakında daha cici bir yazı eklemeye çalışacağım ama (:

Uzunca bir süredir canım sürekli tatlı istemekte. Çevremdeki insanları bu konuda bilgilendiriyorum ancak pek şanslı değildim şimdiye kadar. Bu nedenle açık ilan vermeye karar verdim. Tatlı karşılığında:
-Hikaye yazabilirim
-Oyun oynatabilirim
-Oyun oynayabilirim
-Dert dinleyebilirim
-Moral vermeye çalabilirim
-1-2 bira ısmarlayabilirim
-Saçmalayabilirim(bazen çok başarılı olabiliyorum bu konuda)
-Sıkıntı gidericilik yapabilirim(denerim yani en azından)
-Muhabbet edebilirim(çok iyi değilimdir ama bunda)
-Sessiz kalabilirim(sükut altındır-mış)
-Yazı yazabilirim(demiş miydim bunu?)
-Çeviri yapabilirim(bir miktar ingilizcem bulunmaktadır)
-Herhangi bir konuda yardımcı olmaya çalışabilirim
-Danışmanlık hizmeti verebilirim
-Ders çalıştırabilirim(kendi derslerime çalışmamam dersleri bilmediğim ya da sırf çalıştırmak için öğrenmeyeceğim anlamına gelmez.
-Alternatif hizmet robotluğu(v4.2'ye kadar) gerçekleştirebilirim(açıklaması uzun bunu.. daha önceden benden duymuş olanlar vardır ama sanırım tanıyanlardan)
-Şehrin görülesi noktalarını gezdirip, rehberlik yapabilirim
-Yemek yapabilirim(acemiyim bu konuda ama)
-Boş vaatlerde bulunabilirim
-Herhangi bir facebook oyununu oynamaya başlayabilirim(recuit olurum, gift yollarım falam)
-Reklam yapabilirim(blogum var işte! ya da msn de falan yayımlarım bir şeyler)
-Kısa süreyle tapınabilirim(kahraman ilan ederim, ilah kabul ederim falan. ama tatlısına göre değişir. tatlı çok güzelse zaten bu direk gelir bonus olarak)
-Kitap ödünç verebilirim(sanırım)
-Tarot falı bakabilirim(ciddiyim. kartların hepsini ezberleyemedim, kitaptan yardım alıyorum hala ama olsun)
-Gıdıklayabilirim
-Çirkin karalamalar yapabilirim(koyun çizerim mesela)
-Araştırma yapabilirim(i know google)
-Online Comic arşivi paylaşabilirim
-Kahve ısmarlayabilirim(türk kahvesi, kızlarağası, findanda pişen cici kahveler.. hmm..)
-Karakter ya da npc hazırlayabilirim
-FRP oynatabilirim(baştaki oyuna bu da dahildi ama olsun)

Karşılıklar ve bunların istedikleri fazlalıklar tatlının türüne göre artmaktadır. Misal daha güzel tatlıya karşılık daha fazla emek harcanır. Tatlıların güzellik sıralamasıysa:

Çikolata ve kahve ihtiva edenler > çikolatalı tatlılar > sütlü tatlılar > kekler > şerbetli tatlılar > kurabiyeler > şekerlemeler > içecek şeklinde olanlar

gibisinden, çok tercih edilenden az tercih edilene doğrudur. Jöle, hazır yaş pasta, toz halinde satılıp süt müt eklenip yapılan şeysiler gibi tatlılar tarafımdan çok sevilse de her zaman bu anlaşma tipleri için o kadar değerli kabul edilmemektedirler ancak şansınızı deneyebilirsiniz.


Telefon, msn, yorum, mail ya da istenilen herhangi bir şekilde başvuru yapılabilir. Genelde önce tatlı sonra hizmet şeklinde çalışma planlanmaktadır.

Not: Tatlı kişiler bu tatlı sıralamasının en üstünde bir yerlere eklenebilir ancak kişisine göre değişmektedir tabii. Bazı tatlılar göreceli olabilir :3

Yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
İşte,bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun...

William Shakespeare



alıntı yapacağımı hiç düşünmezdim buraya ama hem şair hem de şiir fazlasıyla hakediyor bunu..

bi' de fazla empati kurdum söz ile..

Etrafta tur tehberinin gösterdiği yolu izleyerek dolaşan insanları gözardı ederek taş yola girdi. Yüzlerce yıllık kayaların arasından saygısızca çıkan otlara baktı öfkeyle. Bembeyaz taşların üzerini örten, onları gizleyen doğaya küfretti kısa ve çeşitli bedensel organları içeren şekilde. Yıkılmış sütunların yanından geçti dokunarak onlara. Ciğerlerine tarihi doldurdu hava yerine. Eski yolda yürüdü ağır ve sağlam adımlarla. Onlara çıplak ayakla basıp daha iyi hissetme isteğini bastırmak için eliyle sıvazladı yerdeki düz, sırası bozulmuş taşları. İlk anın sersemliğini üzerinden atınca elindeki haritadan nerede olduğuna baktı. Varmak istediği yere gelmişti.


Yola ve yıkılmış yapıya baktı. Gözlerini kapadı. Gördüklerini kafasında yerleştirdi. Etrafa saçılmış parçaları yerlerine koymaya çalıştı. Yapının ilk halini tekrar oluşturdu. Hepi topu dört beş basamaktan oluşan ama şimdi iki basamağa düşmüş girişi geçip binaya girdi. Odaları gezdi yavaşça. Üst kata çıkan merdivenlerin olduğu yere gelince durdu. Etrafına baktı. Artık orada olmayan merdivenlerin üzerine çıkıp üst katı düşledi. Odaları gezdi yine. Eşyaların yerlerine baktı. Sonra birine girdi. Pencereden dışarıyı izledi biraz. Geri dönüp kapıyı kapadı. Masanın üzeridekileri düzeltti. Yatağa uzandı ve lafını bitirdi ".. kısaca demek istediğim; özür dilerim.."

Gözlerin açtığında etrafındak gürültücü, şaşkın ve korkmuş kalabalığa baktı. "Tansiyonum düşmüş olmalı." dedi titrek bir sesle. Onu oradan götürürlerken geriye bir bakış attı. Uzun zaman önce bitirmesi gereken bir iş tamamlamanın verdiği hazla tamamlaması gereken diğer hayatlarını düşündü. Son yaklaşırken ruhu artık huzur bulmalıydı..

çok kötü oldu ya..

Ne öğrendik: Ankara'yı sevmiyorum, Ankara bana göre bir şehir değil, Ankara'da hayatta kalma yüzdem oldukça düşük, Afyon soğuk.


Perşembe gecesi yola çıktım, gecenin 4'ünde Afyon'un ayazında titrerken insanların "Ahah, İzmir'li bu kesin" bakışları ve laflarıyla güldüm ve sabahın köründe kirli, kuru havasıyla Ankara'ya vardım. Cuma oluyor yani, neyse.. Orta Dünya ya gittim, gördüm, yemeğini yedim.

Aralar pek yok. Çoğunlukla kafam conda ve oyun senaryolarındaydı. Cumartesi günü 10.00 gibi con alanına gidip etrafta farklı yerlerden tanıdığım insanlarla görüştüm, güldüm eğlendim falan. İlk günkü oyunum Otostopçunun Galaksi Rehberi temalıydı, havlumla gittiğim oyuna oyuncuların da havlularıyla gelmeleri beni oldukça sevindirdi (ve normal hissettirdi). İkinci günkü Kene ve Camarilla konseptli oyun hakkında dönen onca dedikoduyla ve arada kulağıma gelen otostopçu oyununun nasıl olduğunu merak edilişiyle bolca ego tatmin ettim. Uzun süre beni idare eder bu gaz sanırım ^_^

Akşamında şöringerin kedisi(tam adını yazmaya üşeniyorum) diye bir yere götürüldük tatlı bir müzik, bilardo masaları hatta tekken ve street fighter arcade hedesiyle süfer bir mekan. İzmir'e de böyle bir yer istiyorum. Nargile falan da vardı. Çatısı parça parça olup açılabilir olduğundan sigara içilebilme işin de halletmişlerdi. Güzeldi falan. Öyle işte..

İkinci gün son anda senaryoda yapılan değişiklikler, eklentiler vs derken heyecan küpü olarak alana vardık. Beklediğim kadar olmasa da iyi bir oyun oldu. Hazırladığımız senaryodan bayağı br koptuk ama olsun. Neyse, öyle işte. İzmir cici şehir.

Keşke İCON ve YıldızCon'a da gidebilsem :/

ankacon a gidiyorum, gelince convention raporu yazacağım hatta belki de. neyse, öyle işte..

4 ya da 5 ayrı yazıya başladım ve vazgeçtip sildim. Writers blockumun etkileri internet sansürüyle yarışıyor sanki. Yazamıyorum, konuşamıyorum, mütemadiyen sıkıcılaşıyor ve sıradanlaşıyorum sanki. Bakış açılarımın hepsini kaybetmiş gibiyim. Kitap okumamaktan falan mı acaba diyorum artık. Zira bir süredir okumuyorum tembellik edip ne yazık ki.. Söyleyecek hiç bir şeyim yokmuş gibi sanki hayata, hiç bir yorumum yokmuş gibi etrafa.


Ve bu çok can sıkıcı bir şey!

Öylesine bir dışavurayım dedim kendimi. Her ne kadar sürç-i lisan ettiysem ve zaman kaybettirdiysem affola.

Düşen her yaprakta ayrı bir günüm, ayrı bir anım var sanki. Ama kurumuşluk götürmüş tüm eski izleri; okunmuyor, görülmüyor hiçbiri. Elime alıyorum, ufalanıyor tatlı bir çıtırtıyla. Görüyorum, yok olmuyor; dağılıyor yalnızca rüzgarla etrafa. Dağılıyor bilinçaltımın düzlüklerine, dağlıklarına hatta belki de rüyalarıma.. Her darbe bir rüzgar gibi vuruyor üstüme. Her rüzgarda daha çok yaprak düşüyor ağaçtan. Yere iniyorlar. İstemsizce basıyorum üzerlerine. Hareket etmemeye çalışsam da, giriyorlar bir şekilde ayaklarımın altına ki ne mümkün zaten etmemek hareket burada. Mütemadiyen dolanıyorum etrafını ağacın ve her seferinde farklı görüyorum etrafı. Etraf mı değişiyor yoksa ağaç mı hiç bilemedim. Ama yapraklar ve kalıntıları hep aynı.. Fark edilmeselerde görünüşle, hatta değişse bile görünüşleri; hala hissedebiliyorum aynı olduklarını.. Burada hep sonbahar var, tıpkı hep ilkbahar olduğu gibi aynı anda. Her adımımda bir yaprak açıyor. Her esintide de onlarcası düşüyor. Tuhaf bir döngü gibi sürüyor..

Ve ben hala umutla bekliyorum; ne zaman tekrar çiçek açacak ağacım acaba diye..

Ufak bir çocuk gördüm yolda yürürken. Bir dükkanın vitrinine, süs olun diye konuşmul küçük heykelciğe ulaşmaya çalışıyordu camın arkasından masumca eğlenerek ve inatla. Ne kadar sevimli değil mi?.. Kasap dükkanının vitrinine konulmuş minik, sevimli bir kuzu heykelciğine ulaşmaya çalışan küçük, masum bir kız çocuğu..


Hayat acımasızmış, hatırlayıverdim..

eskiden bazen güzel şeyler yazabildiğime inanırdım, artık buna o kadar da inanmıyorum.(nokta)

Karşı kıyı puslu.. Göz gözü görmüyor derler ya, öyle olsa gerek oralar şimdi. Gemilerin silüetlerini seçiyorum gri perdeden. Hareketsiz. O kadar durgun ki, zaman durmuş sanki denizde. Dalgaların bile sesi gelmiyor neredeyse. Nefes alıp verişimin yankılarını duyuyorum kulaklarımda. Soğuktan uyuşmuş bedenim, hissetmiyorum. Bir salınıma vermişim kendimi gitmiş, sallanıyorum farkında olmadan yerimde. Uç noktasında kopup uçacağım bir salıncak gibiyim, uçabilecekmiş gibi hissediyorum kendimi. Bedenim, ağırlığı, ağrısı, acısı, varlığı yük oluyor bana. Sallanıyorum istemsizce. Sallanıyorum sessizce. Nefes alıp vermediğimden emin değilim şu anda. Belkide yavaşça kopmaya başladım bedenimden. Turunculaşıyor etraf. Mavi ve turuncunun bir birleşimi içinde buluyorum kendimi. Ufka dokunuyorum, ufku tadıyorum, ufku kokluyorum, tadıyorum, dinliyorum, hissediyorum ama kalbimle..

Minik teknemde, üzerimde tuzdan katılaşmış battaniyem; donmak üzereyim. Ayak parmaklarımı hissedemiyor, oynatamıyorum. Ellerim acıyor. Ölmek, böyle bir şeydir belki de diye geçiyor zihnimden. Bir anlığına huzur geliyor aklıma sonra yaşamaya zorunlu tutulduğum ve kendimi yaşamaya zorunlu tuttuğum hayatı hatırlıyorum, geçiyor.. Oltamı toplayıp gecenin ve denizin bana hediyelerine bakıyorum. Yaşadıklarım mutlu bir hayal olarak rüyalarımın arasına yerleşmek adına kayboluyor bilinçaltımda. Evime dönmek için motorları çalıştırıyorum. Etrafa son bir kez bakıyorum gitmeden. Keşke burayı mimleyebilsem diyorum, mimlesem de tekrar gelebilsem.. Ama deniz, aynı deniz hep. Her yeri farklı.. Zaten akıntı sürekli değiştirecektir bu noktayı. Belki de bu yüzden uyandım zaten.. Neyse..

Rüzgara kapılıp uçan poşetlere imreniyorum bazen. Yaratılış amaçlarının tamamen dışında, özgür ve hatta saçma bir şekilde uçuyorlar şehrin üzerinde. Belki pisleniyorlar, tozlanıyorlar ama uçuyorlar özgürce etrafta. İplerle yere ya da kişilere bağlanmış, başkalarının sürüklediği uçurtmaların yanlarında uçuyorlar. Koca koca binaların yalnız ve mutsuz teraslarının ve çatılarının üzerlerinde uçuyorlar. Kuşların yanından geçiyorlar.. Rüzgar bitince de kim bilir nereye düşüyorlar.. Rüzgar ne tuhaf yön veriyor hayatlarına.. Belki de yalnızca onları yerlerinden söküp kopartan ve de sürükleyen rüzgarın zavallı esirleriler ama öbür ihtimal çok daha güzel geliyor bana..

İnce camdan bir dalın ucuna konmuş minik, utangaç bir kuş misali bakıyorum etrafıma. Daldan çatırtılar geliyor. Anlam verip veremediğimi anlayamıyorum. Ben, ben değilim sanki. Etrafı izliyorum. Yalnızca izliyorum. Bekliyorum. Ne olduğunu hatırlamadığım ama beklemem gerektiğini bildiğim bir şeyi bekliyorum. Hatırlıyormuş gibi bekliyorum.
Gözlerimi kapıyorum, uyanıyorum.. Ama aslında hiç bir şey değişmiyor..

sanırım eğlenceli bir şey yazamama gibi bir özrüm var..


ya da

'writers block strikes back!'

Şişelerin içine yerleştirilen gemi maketleri üzerine bir süre düşündükten sonra odasında bulduğu boş şarap şişesini aldı, masanın üzerine yatay şekilde koydu ve sabitledi. Seyretti.. Dinledi.. M. bir süre bekleyip sonra sitemle sordu: "Ne yapıyorsun sen?" Huzurlu bir gülümsemeyle cevap verdi: "Denizi izliyor ve sessizliğini dinliyorum, geminin ve insanların kargaşası olmadan daha huzurlu.."

Yapılacak o kadar çok iş var ki; bulaşık(x2), temizlik, havalandırılması gereken bir ev, görülmesi gereken insanlar ha bir de midem doldurulmak istendiğini belirtiyor mide duvarımı çimdikleyerek ama bilemedim, ayrıca banyo da yapmam gerek yakın bir zamanda. Pfftt.. Üşengeçliği geçti bu, bariz tembellik denmeli buna artık.


Başım ağrıyor, üşeniyorum, uykum var, midem bulanıyor, nazlı ve tripliyim, hıh!

Aslında o değil de, sıkıldım ben...


Ya da hayat ne tuhaf, vapurlar falan.. Vapura binesim var..

O da değil de aslında; sanırım "Hayatı yenileme projesi" içerisinde ufak bir boşluğa girdim ve yeniden düzenleme yapmam gerekiyor. Yeni eğlence ve uğraşlar bulmalı ayrıca bir ay kalmış sınava eşşekler gibi çalışmalıyım ama nerde bende o azim değil mi? Öpüyorum hepimizi..

Sevgiler: An itibariyle baskın çıkmış melankolik, tembel ve aç alt benlik.

"Egzoz dumanı dalgaları çarpıyor duvarlarıma. Korna ve insanların seslerinin beton sokaklarda yankılanıyor. Sokak lambalarının ışıltısı dolduruyor etrafı. Karbonmonoksit doluyor ciğerlerime çektiğim derin nefes ile. Sigara dumanı, is, toz.. Hayat ne güzel.." dedi Şehir Bağımlısı.


"Denizin (o kirli) kokusu, taşlara vuran (o çöp dolu) dalgalar, insanların (yapmacık) gülüşleri ve (içi kötülük dolu) sıcak (gibi görünmeye çalışan) bakışları ile hayat güzel (bulunmak zorunda bırakılıyor bize).." dedi Benliğini Tam Olarak Bastıramamış Adam.

"Gürültücü komsuların sesleri, önünüzde yürüyüp içtikleri sigara dumanını istemsizce yüzünüze çarpan yayaların verdiği koku, gereksiz yerlerde gereksiz hız yapan şöförlerin yarattığı doku, etrafa saçılmış çöplerin görüntüleri, genetik açıdan bozulmuş yiyecek ve içeceklerin tatsız tatları.. Her duyuya hitabeden yeni olgular getirdi bize çağ.." dedi Zamanı Yakalayıp Kabullenmeye Çalışan Adam.

"Suni deri, yapay kürk, yapma çiçek, yapmacık duygular, gereksiz ev yapımı sosyal maskeler, yapısı değiştirilmiş bitkiler, tüysüz ya da küçültülmüş kediler ya da köpekler, yalanlar, bilgisayar üzerinden yazı temelli konuşma programları, insanlar.." dedi ve lafını bitiremedi İnsan.

"Klima kötü kokutuyor. Vantilatör saçma bir şey. Kola ve türevleri zararlı, meyve suları 'doğala özdeş hede' saçmalıklarıyla süslü kalmış." dedi ve konuşmaktan vazgeçti Sıkılmış Adam.

Ve daha pek çok ses ve yorum ve düşünce ve bakış açısı..

"Tanrım.. Ne işim var benim buralarda?.." Bu cümleyi aklından yetmişaltıncı geçirişiydi son bir dakika içerisinde. Etrafındaki günahkarlara baktı. "Korkudan karanlığa sığınmışlar hepsi. Gerçeği ve ışığı göğüsleyecek cesaretleri yok hiçbirinin!"diye geçirdi aklından. Önünde yürüyen siyah pelerinli adam, sanki onu duymuş gibi bir bakış attı bir an. Sert, donuk bakışlarıyla karşılık verdi ona. Üstündeki kirli, kara kıyafetlere takıldı yine gözü. Işıltılı, parlak zırhını özlediğini hissetti içinde. Bir nefes alımlık sürede hatırladığı en hisli duayı mırıldandı sessizce iç huzurunu geri toparlayabilmek için.. Bu kokuşmuş şehirde, daha çok yolu vardı.


"Sürgün şovaye.. Düşmüş şovalye.. Tanrım, gerçekten düştüm mü gözünde? Ben hala sana inanıyor ve senin yolunda ilerlerken, nasıl ve neden böyle suçlamalarda bulunuyorlar bana? Sabrım ve inancım tam, amacım ve kararlılığım kesin, umudum ve gücüm hep yerinde. Sayende.. Peki ama neden böyle oldu her şey?.."

Kapıya kadar getirdiklerinde kapının iki yanına çekildiler. O siyah pelerinli adam ile keskin bir bakış çatışmasına daha girdiler kısa süreli. Eğer gözler birer kılıç olsaydı, kıvılcımlar kaplamıştı her yeri o çatışmada çarpışan iki keskin kılıçtan dolayı. Başını çevirip onu hakettiğini yaşamdan ve tanrılardan bulması için kendi haline bıraktı. Perdeyi aralayıp kapıdan içeri girdi. Arkasında, yol boyunca kendisine nefretle bakmış insanların neden olduğunu anlamadığı bir biçimde acıyarak baktığını gördü. Duydukları merhamet ya da korku ya da başka bir şey değildi. Kendilerinin içeride yaşadıklarının gözlerine vuruşuydu bu. Anıların canlanışı ve yaraların bir anlığına tekrar açılışı.. Sonra geçti, herkes normale döndü..

İçeriyi ağır bir tütsü kokusu kaplıyordu. İlk nefeste keskin kokuyu hissetti. İkincisinde ciğerlerinde yalnızca duman vardı. Üçüncüyü tam olarak alamadı, boğulduğunu hissediyordu. Dördüncüde biraz alıştı, ciğerleri yanıyordu. Beşincide başının döndüğünü fark etti. Altıncıda hafif bir sarhoşluk kapladı bedenini. Yedincide düzeldi. Yorulmuşdu, dinlendi. Işığın değişimine alışan gözleri içeriyi taradı. Kahverengi elbisesi içinde kahverengi ipek saçlı kadını gördü. Bu güzel kadına selam vermek için eğilmeye yeltendi, vazgeçti. Hafifçe başını eğdi yine de; en azından bunu yapayım diyerek. Bir süre bakıştılar. Bir an aslında.. Ama bu, şovalyeye bir ömür gibi gelmişti..

"Al.." dedi kadın sert ama bir damla merhamet taşıyan bir ses ile. Şovalye kendisine uzatılan siyah kadifeye sarılı hançere baktı. Ucunda kurumuş kan vardı. Anlayamadı. "Al ve gidip onurunu geri kazan şovalye; buralara yakışmıyorsun." dedi emreder bir tonda. Şovalye anlamaya çalıştı, başaramadı. Nerede açık vermişti? Üzerindeki her amblemi saklamış, üstüne sinmiş temizliğin ağır kokusunu gizlemek için çamurda yatmış, konuşmasını yöreye göre düzeltmiş, yeni birisi olmuştu bu iş için. Ama bir yerlerden açık vermiş olmalıydı. Kekeledi. Kadın gülümsedi, yaklaşıp soğuk eliyle şovalyenin yanağını okşadı. Şovalye diz çöktü, selamını verdi kadına. "Gözlerinde doğruluk var, izinde yürüdüğün yolun sahibine yakın ve onun düsturlarına bağlısın. Git ve onlara doğruları göster. Onurunu, mevkiini, adını, yerini, saygını geri kazan. Dış görünüşe bakanlar ve bilgisiz olanlar anlamaz, görmezler. Hadi, git şimdi." dedi kadın. Sesi farklı çıkmıştı. Nazik, kibar. Işıltılı bakmıştı gözleri. Sonra hepsi geçti. Karşısındaki yine hırsızlar loncasının korkulan lideri oldu. Kahverengi ipek saçlı kadın. Kahverengi, ipek bir boğma teli. Güzel, narin, ölümcül.. Şovalye kalktı. Bir şeyler söyleyecekti ki, kadın parmağıyla ağzını kapattı şovalyenin. Ve şovalye gitti.

"Maneviyat kazanmak için maddiyat çalarım.
Saygı adına sürünür, hayat adına yaşam alırım.
Doğruluk için kandırır, yanlışa karşı yalan kullanırım.." diye mırıldandı gerisini hatırlamadığı eski andı kadın. "Ey parlayan ilah, yolunda yürümek için herşeyi göze almışı; düstur uğruna doldan sapana tercih mi edersin? Etmezsin. Yol gösterir ya da yolu gösterecek olana giden yolu gösterirsin.." dedi ve güldü. "Kim derdi ki bir hırsız ve bir şovalye aynı kutsal yolu yürüyebilir?.."

geri okumasını yapamayacak kadar üşengecim.. yorgunum.. uykuluyum..

Sevimli oldu!
İğrenç oldu..



Biri boş olmak üzere 20 aromalı nefes hazırladım bir kenara, üzerine çeşitli şeyler karalanmış orjinal kutusunun içinde. Her biri ayrı bir ana yönelik olup ayrı bir aroma ve hissi çağrıştırsın diye umduğum 20 nefes. Biri, ilki boş.. Başlangıçların güzel olması gerektiğine inanırım ben. Sonrasının nasıl olacağına kişi kendi karar verebilir; ama başlangıçlar güzel olmalıdır bunun için. Bu yüzden ilk nefes düzgün, olağan, normal. Diğerleriyse desenli, farklı ve özgün.
Aptal bir kutu dolusu zehir. Şık gözükmesi için cicili bicili ya da ağır abi kılıklı kılıflara konulmuş konsantre zıkkım ruloları işte altı üstü! Üstelik nasıl, niye ve nedense artık, espritüel olmaları için zorlanmış ama bir halta benzememiş pek çok saçma yazı ve çizim barındırmakta üzerlerinde artık. Çok sıkılmış olmalıyım bunu yapabilecek düzeye geldiğime göre. Farklı yapılmaya çalışılmış her biri ama neden? Can sıkıntısı? Saçmalama arzusu? Yapay sevimlilikler? Üstelik ilki dalga geçer gibi normal bırakıldı bir de. Niye, diğerleri süpriz olacak sanki, taşıdığı umut bu sanırım. Fakat yok öyle bir şey.. Her şey ortada.. Her şey basit.. Her şey saçma.. Bir kutu dolusu zehir işte sadece..



Farklı tınıların ahengi bir cümbüş ve uyum oluşturuyor kulaklarımda, zihnim rahatlıyor. Hayatın sesi geliyor biraz daha uzaktan. Neşe dolup, dudaklarımla belirtiyorum bunu yeni güne ve dünyaya.
Gürültüler doluyor beynimin içine. Dışarıdan gelen şehrin kargaşasının acı çığlıkları bir yanımdan saplanıyor kafama. Dudaklarım büzülüyor acıyla. Bitsin diye dua ediyorum bir süredir adını anmadığım o kavrama.



Tatlı bir uyku bastırıyor üzerime. Hazırlayıp saklanmış minik hediyem kenarda duruyor masumca. Sabırsızım..
Yorgunluğun ağır gülleleri üzerimde. Kutulanmış zehir kenarda duruyor. Neden bilmem, korku doluyor bir yerlerden içime bir anlığına bazen. Sonra geçip gidiyor geldiği gibi hızlı ve saçmaca.



Heyecanlı ve sabırzısım!
19 tanesi süslenmiş 1'i boş bırakılmış 20 tek sigara. Üzerindeki yazılar çarpıtılmış, değiştirilmiş, yer yer süslenmiş bir paket. Ne gerek var ki?.. Güzel bile olmadı..



Bu gün iyi biri olmaya ve günü iyi geçirmeye karar verdim az önce!
Her zamanki gibi tuhaf bir gün.. Muhtemelen çok da sıkıcı olacak..



Hayat ne tuhaf, vapurlar falan.. Değişik yaşamlar, değişik vapurlar, değişik değerler, değişik istekler, değişik keyifler.. "Yapmam" dediğin şeyleri yapabilme isteğini göstermek yer yer başkaları için. Hayat ne tuhaf, vapurlar falan..
Hayat ne tuhaf, vapurlar falan.. Değişik yaşamlar, değişik vapurlar, değişik değerler, değişik istekler, değişik keyifler.. "Yapmam" dediğin şeyleri yapabilme isteğini göstermek yer yer başkaları için. Hayat ne tuhaf, vapurlar falan..

Baloya pencereden girdim ve yine kimse fark etmedi. Saçmalıyorlar artık bu güvenlik konusunda. Beş yaşındaki çocuk bile buraya girip herkesi öldürebilir. Kendileri bilirler, ne diyeyim.. Doğru insanları kullanarak onları uyardım bir kaç defa. Ve şimdi, sıfır güvenlik önlemi ile: Maskeli balo!..

Maskeler her yerde.. Gözlerin etrafını, burunları ve bazen ağızları kaplayan maskeler. Soyluların o koca burunlarını ve alaylı bakışlarını, gözlerinin yanlarındaki kırışıklıklarını gizleyen maskeler. Sahte tebessümlerini gizleyen maskeler. Maskeli baloları çok seviyorlar çünkü rahat oluyorlar.

Etraf sahte insanlar dolu. Ahlaksız, bozuk, bedenlerini piç etmiş kişiler.. Bir de bana piç derler.. Sör Georald mesela: maskesinden tanımadığı o genç ve güzel vücutlu kadın, 20 yıl önce peydahladığı ve başkasına baksın diye üzerine para vererek attığı kendi kızı. Hani şu, şu anda fingirdeştiği. Ve Leydi Sallen'e bakın: yine ağlamış, yüzü kırmızı. Muhtemelen tüm yüz boyası akmış. Gözlerinin kırmızılığını alerjisine bağlıymış gibi davranıyor. Muhtemelen bir alerjisi bile yok. Ve Lonear, cebine attığı o gümüş çatalı kimbilir kime satacak. Ne kadar da kirli gözüküyor bu insanlar buradan. Benim maskemin altından..

Anons ediliyor rahip ve rahibelerin gelişi. Tanrıların kutsanmışları.. Hepsinin de maskelerinin altında kendi sırları..

Ama o nedir? Bir kolye görüyorum. Alev alev yanan bir yürek. Yürek tamam ama kolye?.. Tıpkı O'ndaki gibi.. Ama biraz farklı?. Fakat O'ndaki gibi..

Yaklaşıyorum bir şekilde ona. Dansa kaldırıyorum. Maskesi bir şeyler gizliyor. Acı görüyorum, ayrılık görüyorum, giz görüyorum, sırlar görüyorum, korku görüyorum. Ve o bana bakınca, gümüşi maskemin üzerinden kendini görüyor. Benim gördüğüm gibi değil, görmek istediği gibi. Tuhaf.. Maske bana insanların görmek istemeyebileceğim yönlerini gösterirken onlara görmek isteyeceklerini gösteriyor niyeyse. Ben güvensizliği görürken onlar güvenilirliği görüyorlar bazen. Korku görmek isterken, korkularını görüyorlar. Tuhaf..

Dans etmeyi biliyor mu emin değilim. Garip dans ediyor. Farklı bir dans. Ayak uyduruyor ama, tuhaf yine de. Etrafta insanlar izliyorlar bizi. Yüzü olmayan adam ve tanımadıklarını kadını..

Ve dans bitiyor..

Etraf yine eski iğrenç halinde. Midemi bulandırıyor. Kusasım geliyor bazen. Gördüklerim bana olmaktan kaçındıklarımı gösteriyor. Balkona sığınıyorum. Bu lanet maske bana nefes aldırmıyor..

Kahyadan ona yaptığım daveti belirten notu almış olmalı ki yanıma geliyor, balkona. Belki o gördüklerimi görüp anlayabilecek biridir. Ama peki o kim?.. O kolyenin onda işi ne?..

Ey tıpkı daha önceden kalbimi ve ruhumu çalmış olan gibi ruhuna kendini daha da değerlendirecek ve koruyacak tılsımlar takmış kadın!.. Bu, kirli olduklarını bilmek için hiç bir ek bilgiye ihtiyaç olmayan soylu züppelerin kendilerini maskelere sığındırdıkları baloda; seni maskesi tüm gizleri gösteren ama senin maskesinin altına dair hiç bir şey göremediğin adamın yanına getirecek kadar meraklı ve yaralı yapan şey nedir?..

biraz üzerinde oynadım belki şimdi bir miktar daha düzgündür..

[22:51:10]
yanlış adında bir kedi oldukça sevimli olabilir

mütemadiyen sırnaşan köpeklerden zıt olarak kediler sadece canları istediğinde ya da ihtiyaç duyulduklarını fark ettiklerinde. değer verdikleri kişiler onları aradığında geliyorlar.

aradıklarındadansa yardıma ihtiyaç duyduğunu fark ettiğinde karşısındakinin

yanlışlar da aynı şey değil mi

olmadık zamanlarda sırnaşıyorlar

ama köpek alırsam adını doğru koymam

kahpe koyarım kesin

ya da benzer bir şey
habire sırnaşan, yaklaşan, oynaşan bir şeyin adı iyi bir şey olmaz ki

hayatta ne var öyle hem iyi olup hem de habire insanın başına gelen

değil mi?..


cici bir arkadaşım ile yaptığım msn konuşmasından ufak bir saçmalama alıntısı. yazım ve anlatım hataları için özür dilerim ama şu anda düzeltme yapamayacak kadar tuhafım. affedin beni.

"tarih, doğum, tema, içeri"


"Gel.." dedi ağacın devasa kovuğunun içinden gelen ses. Devasa.. Ağacı tanımlamak için kullanılamayacak kadar küçük bir kelime. Yukarı baktığında gördüğü yeşil deryanın gökyüzünden farkı bulunamıyordu. Bulutlar bile yaprakların altından dolanıyordu. Büyüktü.. Ve kovuk. İşte onun devasa olma nedeni farklıydı. İçine bir ev sığabilecek büyüklükte bir kovuk. En az iki katlı, bahçeli, büyük bir ev. 

Sonra yine çağırdı: "Bana gel.." Korkutucu derecede sıcak, cana yakın, sevimli, içten. Gerçeklerin dünyasının yalancı, ikiyüzlü, kokuşmuş yapısını düşününce içgüdüsel olarak bile altında kötülük aratmayacak kadar iyi bir ses. Bir meleğin sesi gibi. Ve bir hata olması gerektiği düşüncesini takıntı haline getirtecek kadar mükemmel bir ses.. Yanına çağırmaya devam eden bir ses..

Yaklaşınca ağacın kıvrımları, yumru yumru olmuş gövdesi, bir kısmı yüzeye taşmış kökleri görülebiliyordu. Ihlamur ağacını getiriyordu akla. Esen rüzgar ağaçtan yoğun ve sarhoş edici bir koku taşıyordu çünkü burunlara, ciğerlerin içine. Bayram ettiriyordu cigerleri kokusu. Ama ıhlamur değildi bu koku. Bir çiçek, doğal bir koku. Ama ne?.. Baymayacak kadar hafif, gözardı edilemeyecek kadar da ağır.

Ağacın genişliği, yaşını göstermekten hiç çekinmiyordu. Ağaç, hep var ve hep olmaya devam edecekmiş havası yaratıyordu yanında duranda. Göğe uzanan dalları koruyup kollayacak bir baba gibi açılmıştı. Hiç bir kötülük barındırmıyor gibi. Güven verici..

"Gel... Bana gel..." dedi yine. Kovuktan içeri yürüdükçe ısınıyordu gitgide. Bir gevşeme yayılıyordu insana. Rahatlatıyordu. O koku, o ısı.. 

Sonra düşüyorum ve duruyorum. Sıcak, ıslak, rahat bir yerdeyim. Hiç olmadığım ve belkide olamayacağım kadar güvende hissediyorum kendimi. Sevildiğim bir yerdeyim. Çıktığımda bunların hiçbirini hatırlamayacağım. Çıktığım yer kötü, çarpık, zararlı ve ürkütücü şeylerle dolu; hayatta kalma ana temasını taşıyan bir oyun gibi olacak. Sonra yine ağaca döneceğim. Zamanın ilk başladığı yere. Tarihin başına. İlk varolana. İçeri girip, gerçeğe çıktım. Bir bedene. Dünyaya. Ve yakında doğacağım. Başımda, umarım, beni seven insanlar olacak. Bana yardımcı olacak insanlar. Sonra zamanım dolunca, buraya geri döneceğim. Daha sonrası ise.. Bakalım, zaman gösterecek hepimize. Yavaş yavaş silinmeye başladı zaten öncesine dair anılarım. Hatırlıyorum. Gökyüzüne bakıyordum, bulutlardan yüksek ağaçlar vardı. Yemyeşil yapraklar kaplıyordu gökyüzünü. Ve benim gözüme minik yemişler gibi görünen, kıpkırmızı elmalar..

 Bornozunu sarınıp duş kabininden çıktı. Saçına doladığı havlu havanın sıcaklığından dolayı kullanmadığı saç kurutma makinesine nispet yapıp yapmadığını düşündü aynaya bakarak. Sonra kendi kendine "Boş ver.." dedi, terliklerini giydi ve banyodan çıktı. Banyodan sonra hep ayakları üşürdü. Ayaklarına baktı. Küçükken terliklerden korktuğunu hatırladı. İnsanların ayaklarını yediklerini düşünürdü. Şimdilerdeyse onlar olmadan evde yürüyemiyordu. Anıları canlandı. Kendi kendine oynadığı oyunları hatırladı. Hüzünlendi. Eskiden yaptığı gibi halının çizgilerine basmamaya çalışarak odasına gitti. Bilgisayarına baktı. Yüklemeleri hala devam ediyordu. Ders çalışması gerekiyordu muhtemelen, yine ama canı hiç istemiyordu. Homurdandı ve salona gitmeye karar verdi. Evin sessizliği bir an için içini ürpertti. Bir işe yaramayacağını bile bile bornozuna sarıldı. Kilitlemeyi unuttuğunu fark ettiği kapıyı kilitledi ve kilitlemeyi mi unuttuğu yoksa kilitlemeye ihtiyaç mı duymadığı üzerine sonuçsuz bir muhakemeye başladı. Karanlık salonun kapısından içeri baktı. Ve gördü.."Geldiğini duymadım." dedi genç; ışığa doğru gitti eli bir an sonra durdu ve cevap bekledi. Ama gelmedi cevap. Karşısındaki koltuğa doğru gitti.  Yol ona çok uzun gelmişti. Bornozun önünün açılmaması için uğraş, karanlıkta bir yere çarpmamaya çalış, koltuğun doğru yerine doğru ilerle, arada ona bakmayı unutma ama kabalık olmasın diye gözlerine bakma falan ve de filan.. Saçma, neden bunca şey ile uğraşıyordu ki?..


 "Tüm gün birlikteydik. Yine eve giderken gittin sen.. Eve gelmiyorsun. Biz birlikte yaşıyoruz, hatırlıyorsun değil mi? Sonsuza dek birlikte falan hani?.." dedi sesindeki sitemi bastırmaya çalışarak. 


 "Biliyorum.. Ama.." dedi karşısındaki, sonunu getirmeden cümlenin.


 "..Ama. Hep ama. Her şeyi geçtim, gideceğin zaman bir veda et bari. Görüşürüz, gitmeliyim falan de. Bir bakıyorum arkama, yoksun. Bir anda kaybolup gidiyorsun. Ne yapmam gerekiyor anlamıyorum. Ben mi bir şey yapıyorum? Hiç bir şey söylemiyorsun, uyar bari. Hatalı olduğumu vur yüzüme de anlayıp ona göre davranayım. Fark ettiysen dikkat de ediyorum artık tüm bunlara.." bu ve bunun gibi çoğu aynı anlama gelen pek çok cümle kurdu nefesi kesilene kadar. İçini döktü. Lafını bitirdiğinde arkasından vuran ışığın, onun gözlerini rahatsız ettiğini fark etti. Ya da utanmıştı sözlerinden dolayı, bu nedenle eğikti başı. Ama ona olan siniri bu ihtimali görmezden geldirtiyordu ona. Işık olasılığına yüklendi. Başını biraz kenara çekerek ışığın gözlerine gitmesine engel olmaya çalıştı. Düzedi. "Işıktan olduğunu biliyordum." diye mırıldandı.


 "Bak.. Seninleyim. Hep seninleydim, biliyorsun. En iyi ve en kötü zamanlarda. En zor anlarda hep yanındaydım. Ama bazen.." dedi yine, cümleler boğazında düğümlenmişçesine sustu sonra yine.


 "Yanımdaydın.. Yanımda duruyordun.. Eskidendi 'yanımda' olduğun zamanlar. Artık yanımda duruyorsun sadece. Başka bir şey değil, heykel gibi. Resim gibi." dedi ve durdu o da. Bir sonraki söyleyeceği sözcükten korktu. 'Gereksiz' diyecekti az kalsın. İleri gidip gitmediğini düşündü. Muhakeme edemedi bunu. Sustu..


 "Artık o kadar ihtiyacın yok ama bana. Çevrende pek çok kişi var artık. Işık saçıyorsun onlara. Ya da parlak ışıklar altında duruyorsun hep. Yaklaşamıyorum o zamanlarda sana. Zaten sen de hatırlamıyorsun çoğunlukla beni o zamanlarda. Bakmıyorsun bile. Ondan.." dedi bir miktar açıklama olabilir belki diye. "Olay yalnızca bu değil." şeklinde bir cevap vereceğini biliyordu. Ama elinden gelen en iyi açıklama buydu.


 "Sadece o değil. Tamam, dışarıda ihmal ediyorum belki seni ama ya burası? Evde? Burada neden yoksun yanımda? Yalnızım. Yalnız başıma oturuyorum gece boyunca. Yalnızca elektrikler falan gider olur da, karanlıkta kalırsam geliyorsun. Sen de sıkılıyorsun o zamanlarda muhtemelen. Tek birlikte geçirdiğimiz zaman bu işte. Eskiden çok eğlenirdik.. Nerdesin artık?.. Özlüyorum seni.." dedi. Kafasını toparlayamamıştı. Onu mu suçluyordu yoksa kendini mi? Suçlu kimdi? Suçlu mu vardı? Sustu. Utanıyordu. Konuşmanın başından beri utandığını fark etti. Olaydaki kendi suçunu kapatmaya çalışıyordu. Kendini suçluyordu. Banyoda aynaya bakarken aslında gözleri onu arıyordu yansımasında. Konuşamadı daha fazla. Anıları kapladı zihnini. 


 Çocukken terliklerden çok korkardı. Halıların çizgilerine basmadan dolaşmaya çalışırdı evde. Kendi kendine şarkılar uydurup dans ederdi onlarla. Ayaklarını ve ellerini kapı ağızlarına dayayıp yukarı tırmanmaya çalışırdı. Yalnız kaldığı zamanlarda yaptıklarını yani. Kendi kendine oynadığı oyunları. En çok ışıkla eğlenirdi ama. Gölgesiyle uğraşır, şekiller yapar, yakalamaya çalışır hatta bazen çizgi filmlere özenip ondan hızlı hareket etmeye uğraşırdı. Sonra.. Sonra büyüdü.. "Ne saçma.." diye düşündü. Tüm eğlenceli şeyleri unutmuştu. O zamanın eğlenceli şeylerini en azından. 


 Kalktı, bir mum alıp yaktı. Evin tüm ışıklarını söndürdü. Sonra mumun ışığıyla duvara vuran gölgesiyle birlikte bütün gece oturdu. 

 

 bilmiyorum nasıl oldu. bir şeyler yazmaya çalıştım. bolca dikkatimi kaybettim. yarıda bırakıp tekrar yazmaya başladım. sanırım bir yerlerde konudan koptum. yazmaya çalıştığım özel bir şey vardı. sanırım onu anlatamadım. tekrar okuyamayacak kadar yoruldum ve bıktım. öyle. teşekkürler ^_^ bu arada gerçekten, benimle ilgili bir şey mi yalnızca bilmiyorum ama; evde gölgemi göremiyorum.

saçımın abidik bir şekli vardı. artık yok. kestim. saçımın kuyruk kısmını sevmeyenlere duyrulur. kına yakmak isteyenlere parçaları verilecektir. öptüm.

Hep bu kadar kırılganmıydım acaba? Yoksa zorlana zorlana bu hale mi geldim? Belki de kırıcının gücü, ağırlığı artmıştır. Bilmiyorum. Fark etmiyor ama, kırılıyorum..


Defalarca düştüm daha önce. Defalarca taşındım oradan oraya, zorlandım, baskı gördüm üstümde. Kullanıldım hunharca. Daha önce hiç böyle olmamıştı ama.. Kırılıyorum sonunda..

Bilmiyorum ne fayda getirecek parçalanmış halim insanlara. Ne diye uğraşıyorlar beni bozmaya, yıpratmaya. Kullanılıyorum zaten her türlü ama bari bu bir işe yarasın diye uğraşıyorum onca zamandır. Bildim bilelidir kendimi.. 

Uğraştım. İnsanlara görmek istediklerini göstermeye uğraştım. Ama yine de mutlu olmadılar bunlardan. Zira çok az zamanda kendilerinden mutluydular. Hep bir isyan kendilerine, varlıklarına ve bedenlerine. Hep bir beğenmemezlik üzerlerinde. Bunu gösterince de, suçlu oluyorsun işte..

Şimdi parçalanmış bir halde yatıyorum yerde. Etrafa saçıldı kırıklarım. Öfkem, üstüne basanı kesecek kadar biledi o parçaları. Hatta dokunup toparlamaya çalışanlara bile zarar verecek muhtemelen. Anlaşılan, gitmeliyim artık.. Herkesin iyiliği için..



Genç kız kırılan aynasının parçalarını süpürürken bunun kırdığı kaçıncı ayna olduğunu düşünüyordu son iki ay içerisinde. Anlık sinirlerinin kurbanı olan bu cam parçalarını temizlemeye alışmıştı artık. Ve camın suçluluk ve öfke dolu ağıdından habersizce çöpe atmak için hazırlandı onu. Cam cesurca karşıladı çöpün pis kokulu ve karmaşık yüzeyini her parçasıyla. Genç kız ise aynı umursamazlığıyla odasına döndü.

Her gidişimde çantam baştaki halinden ağır, cüzdanım da baştaki halinden hafif bir şekilde dönüyorum. Bir sürü kitap aldım ve onları evde bulunan ve de yine bir sürü olan okumam gereken kitapların önüne koydum. Umarım hepsini kısa bir sürede okuyacağım zira bu aralar neredeyse hiç kitap okumuyorum.. Belki de kitap okumadığım için doğru düzgün yazamıyorum. 


Neyse, onca zaman olmuş bir şeyler yazayım dedim. Bu kadar dökültü ancak parmaklarımdan.

Kendim için en dikkat çekici ve nedense okumaya korktuğum kitap "Salyangoz ya da Şövalyenin Zamanı" oldu. Kitabın bana baktığını hissediyorum nedense.. Sinirlerimi bozuyor.. Sanırım çok sıkılmışım..

Yağmur yağıyor..

Her şeye bu bizden değil diye tepki veren s'ktiğimin metabolizmasını rahatlatıp, akciğerlerime beni hapşurtmayacak hava türünü getiren sersem su kütleleri alnımdan aşağıya kayıyor..
Boğuluyorum..
Etrafta eskiden ezbere bilip şimdi kaybolduğum sokaklar, zihnimin bir yansıması sanki şehrin haritasında.
Hala yağmur yağıyor..
Su basıyor zihnimi sokaklara inen her yağmur damlası ile. Zihnimin su mazgallarını tıkamış bir şeyler..
Boğuluyorum..
Kaçacak tek bir fare bile yok içeride sanki.. Kaptanı da değilim ben buraların ama yine de kalıyorum içeride.. Belki de benimdir aslında fare burası için..
Bir boşluk bulup nefes alıyor, sonra devam ediyorum boğumaya kaldığım yerden..
Her yer ıslak; her yerim ıslak tuzlu suyla..
En sıcak yerimden gelen demir tadı ağzımda..
Hava sıcak.. Üşüyorum..
Bilmeye bilmeye ama bilinçlice yürümeye devam ediyorum yalnız ve yalnızca.

bir ninni söyle yeşil cadı. çarpık, tozlu raflarında duran en bilinmedik ninniyi söyle. bir masalı içersin ninnin içinde. bir kabus gibi başlasın ve rüya gibi bitsin hayatın rüya gibi başlayıp kabus gibi giden çarkına inat. bir ninni söyle yeşil cadı. periler olsun içinde. gerçek hayattaki o güzel ve bir o kadar da bencil perilerden değil; sahici masal perilerinden. iyi ve şevkatli olanlardan. bir rüya söyle bana yeşil cadı. uykuyu tatlı kılsın kabuslara alışık olanlara. uyuyayım rahatça.


ephinee'ye msn'de bulunup rastgele ilham verdiği için teşekkürler

lay lay lom. geçici manik depresif döneme girmiş bulunmaktayım, hayırlı uğurlu olsun. Jesse Cook-Virtue yi hayatımın şu dönemine soundtrack olarak atamak istiyorum. Hep çalsın arkaplanda. Hayat ne tuhaf ya vapurlar falan zaten..


Bahar olsun. Hatta hep sonbahar olsun. Başları böyle sonbaharın. Hafif serin zamanları. Vapura bineyim tüm gün. İzmir'de kentkart ilk kullanımdan sonraki 90 dakika boyunca ücretsiz kullanılabiliyor tekrar zaten. Çok da tutmaz her halde. En kötü bir şekilde Konak'a ulaşır oradan eve yürürüm. Hatay'dan Konak'a yürümek kolay iş. Tersi de çok zor olmasa gerek.

Şöyle hava güzel olsa. Bir yerlere gitsem. Kimsenin olmadığı, yalnız olacağım. Sıkılmadan durabileceğim maksimum zaman 3 dakika biliyorum ama olsun. İyi olabilirdi yine de. Sanırım bana ehliyet, araba ve benzin parası lazım..

Bu gece aynamı örtmeyi unutmamam gerek. Yansımam bana tuhaf bakıyor.

Berbat bir Türkçe ile yazdığımı fark ettim. Bozuk kelime ve cümleler falan filan. Mazur görüverin verdiğim göz rahatsızlığından dolayı.

Öptüm

  • Nasılsın?
  • Nasılım?
  • Görünüşte ortalama bir durumda ama içsel anlamda nasıl olduğunu göremiyorum.
  • İçeride olmasının bir nedeni var bundan muhtemelen.
  • Ama seni düşündüğüm ve önemsediğim için bunu merak ediyorum haliyle.
  • Mantıklı. Peki sence cevap ne?
  • Bilsem neden sorayım?
  • O yüzden sence dedim, fikrini sordum yani aslında.
  • Bence kötüsün ki bu kadar uzatıyorsun.
  • Hmm, belki de ama bu gün çok iyi şeyler de oldu.
  • O zaman iyi sayılırsın?
  • Fakat kötü ve üzücü şeyler de oldu.
  • Kötüsün o zaman.
  • İkisi birden olamaz mıyım?
  • Hangisi daha ağır basıyor?
  • Hangisinin konusu daha çok açılırsa o ağır basıyor.
  • Demek ki kötüsün ve iyi olan şeyleri düşünmeye çalışıyorsun.
  • İyi olanları düşünürken çok iyiyim ama?
  • Üstünü örtüyorsun işte, misal kötüsün şimdi.
  • Yoo? Niye kötü olayım ki şimdi? Kötü ya da iyi bir şeyden bahsetmiyoruz sonuçta şu anda?
  • Nasılsın peki şimdi?
  • Bilmem, 
telefon arası girdi bir saat kadar yazıya. sevgilim ile konuştum, tartıştım, yarım kaldı yazım. bu kadar.. belki bir gün editler, tamamlarım..

kötüyüm..

Varyantın dar kaldırımlarından birinden manzarayı izliyorum. Soğuk havaya inat sıcak hayatın katılığına inat yumuşak sarılıyor bedenime. Boş boş durup izliyoruz öylece manzarayı. Acelemiz var aslında, sonradan aklımıza geliyor. Yürüyoruz. Her adımda farklı bir şey çarpıyor gözümüze. Muhteşem bir manzara. Elimizde filmleri dolmuş bir makina. Şansımıza iyi dileklerimizi sunuyor, bir sonraki sefere diyoruz iç çeke çeke. Biliyoruz ki kimbilir ne zaman bir sonraki ama Polyannacılık oynuyoruz kendi kendimize. Kafam dağınık. Soğuğu hissediyorum gerçekliğe yaklaştıkça düşüncelerim. Üşüyorum. Sarılıyor. Biraz daha uzaklaşıyorum. Isınıyorum. 


Konak yaklaşıyor gittikçe. Gözlerimizde büyüyor binalar. Kemeraltı'ndan gelen insan kalabalığı, her yıldırımda hatırladığımız şeyi getiriyor aklımıza. Önce ses sonra görüntü. Ama kargaşa sesleri o kadar hakim ki şehirde; yalnızca görüntü fark edilebilir halde bizim için.

Korku kaplıyor içimi biran. Kalabalıktan korkuyorum. Sanki anlamış gibi bana daha sıkı sarılıyor. Sonra fark ediyorum ki o da korkmuş. Kollarımın altına alıyorum onu. Kanatlarımı geriyorum. Onu sarıyorum. Gülümsemesi ışık saçıyor. Önüme bakıyorum. İnsanların arasından yolları seçiyorum. Deniz kadar derin görünen kalabalığın içindeki sığ yönle bakıyorum. Yürüyorum. Yürüyoruz. Varyant'ın huzurlu manzarasından Konak'ın is kokan manzarasına geçerken kokuyla birlikte buruşan yüzüm ilk defa gülüyor. 

"Düşledim. Birken bin olmayı düşledim. Birken tek şey düşünebildiğimi düşündüğüm için bin olup bin düşlemeyi düşledim. Niye bilmiyorum ama bin ve ben olarak düşledim. Binin bini de farklı oldu ama ben, ben kaldım. Bir an bin boş geldi ve o bini dolduracak bir yer düşledim. Düşlediğim yer binden daha zorlu ve bini düşlemeye itecek bir yer oldu. Bunu sevdim, düşlediğim yeri daha fazla düşündüm. Sonunda bini oraya bıraktım ve dilediklerince düşlemelerine izin verdim ama sonradan gördüm ki bu benim düşlerime uygun gitmedi. Yine de düşlemeye ve izlemeye devam ettim. Sonunda elime bir renk cümbüşü geldi. Düşlemeye devam etmeye değen bir cümbüş."

Başlangıç Taşı'ndan alıntıdır

Derler ki bin sonsuzudur. Varoluşundan beri dünyayı değiştirir. Çünkü varoluş amacı budur. Yolları daima kesişir çünkü amaçları çelişir. Ortak hareket etseler de varlıkları ve düşünceleri tektir. Değiştirir ve değişirler. Vardırlar ve varoacaklardır. Farklı yerlerde, farklı şekillerde.
Efsaneler Ozanı'nın Notları'ndan

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa