Tanrısı sonbahar olan bir din yarattım yeniden doğuş için ölümü kutsasın diye. Tüyleri sönük anka kuşu oldu amblemi. Her sonbahar ölüp, ilkbaharda dirilmek için kışı dinlenerek geçirmesinin hem sembolik hem de gerçek anlamını tartışan, benimseyen, uygulayan ve anlatan müritleri belirdi etrafta. Kahverengi tonlarını seçtiler kendilerine giymek için. Kül rengini kutsal saydılar. Külle vaftiz ettiler birbirlerini kışın başında. Yüzlerine çizgiler çektiler. Kimse yanmadı o küllerin hazırlanmasında.


Canlıyı korurdu onlar, ölü olana saygı duyar ve dünyanın döngüsüne katılmasına yardımcı olurlardı. Kış gelirkenki kül festivalinde sadece ölü, kuru otlar ve odunları seçerlerdi yakmak için. Kimsenin eli yanmazdı bu festivalde. Kutsal olan ateş değil küldü, yeniden doğaya katılmak üzre bekleyen. Oluşan kömürdü kutsal olan. İlkbahar gelirken yakılıp etrafında dansedilen..

Kışın korunmayı, birlik olmayı; yazınsa çalışmayı benimsemişlerdi kendilerine. Gelişmek, uyum sağlamaktı felsefeleri. Kimseye zarar vermeden, kimseden zarar görmeden yaşamak..

Ölüm kutsaldı onlar için bir son olarak. Yakarlardı ölülerini, küllerini rüzgara bırakırlardı yeniden doğsun başka bir yerlerde diye. Parçaları solunup sevenlerinin içinde, bir parçaları olarak kalsın; yaşadığı yere dağılıp oradan hiç ayrılmasın diye. Yaşam ölümden daha kutsaldı onlar için. Ama ölüm kutlanırken doğum sessiz geçerdi. Onlara göre doğum ve yeni başlangıç zaten yeterince büyüleyici ve etkileyiciydi..

Tanrısı sonbahar olan bir din yarattım yeniden doğuş için ölümü kutsasın diye. Tüyleri sönük anka kuşu amblemli..

Ve sonra onları o kadar sevdim ki, bozulmasınlar diye onları oldukları gibi bıraktım.. Çünkü onlar da biliyor ki herşeyin bir sonu vardır. Yeni başlangıçları hazırlaması için varolan sonlar. Onlar sonlanmasın diye onları bıraktım.. Eğer devam etseydim onları düşünmeye, bir süre sonra yok olacaklardı çünkü.. Bu nedenle, şimdilik onları yazmayı burada bıraktım.

Tanrısı sonbahar olan bir din var bir yerlerde, yeniden doğuş için ölümü kutsaması için varolan..

Bugün dışarı çıktım değişiklik olsun diye. Hava çok sıcaktı, üşüdüm. Zaten çok da havasızdı etraf. O kadar oturdum ki bacaklarım yoruldu. Yanımda gelen vahşi köpek kafasını bacağıma dayayıp elimdek tasmasını çekiştirince bir sorun olduğunu anladım. Kulağımda kapalı müzikçalarıma yarın yüklemeyi düşündüğüm şarkılar geliyordu yandaki henüz açılmamış dükkanın fişi takılmamış radyosundan. Sonra müzikçalarımın kulaklınlarını taktım, kaldığım yerden dinlemeye devam etmeye başladım. Bir süre yürümeye devam ettim zihnimde dururken. Tasmayı yanımdakine verdim geri. Ona baktığımda yolun karşısında durduğunu gördüm. Koluma dokundu, zihnim yoluna devam etti. Birlikte yürüdük.


Yolda yine kayboldum. Başağrımı başlatmak için bir ağrı kesici attım ağzıma. Çiğnemesi eğlenceli bir şeker gibi yuttum onu. Sonradan tekrar doldurulmuş su şişemden biraz içtim. Beş dakika kadar içindekinin su olup olmadığından emin olmayı denedim. Olmamasını o kadar çok istedim ki..

Beklendiğimiz kafeye beklenmedik bir şekilde vardık. Tanıdığımız yabancı insanların yanına oturup sessiz muhabbetlerini dinliyorum. Söylecek tüm şeylerimi sessizce kendime söylüyorum, duymuyorlar.. Yabancılaşmışım yakınlarıma, onlardan biraz uzaklaşmam gerektiğini düşünüyor ve bunu planlıyorum onlara biraz daha yakınlaşmak amacıyla. Uymayacağım programlar ekliyorum geleceğime. Yaparım diyorum kendi kendime.

Soğuk yanan sobanın karşısına geçiyorum evime dönünce. Artık etrafımda dönmeyen kelimelerimi arıyorum yatağın altında, bulamıyorum. Kelimeler eskisi kadar canlı değil, tozlanmış ve paslanmışlar sanki. Gözümü yaşartacak kadar başım ağrıyor. Gerçekliğimden kopmaya başlıyorum. Gözlerim kapanıyor. Gözlerimi açıyorum, başkalarının dayatılmış gerçekliğine uyuyorum. Rüya görmekten çok ama çok korkuyorum..

Dün yine öldüm. Uyumadan önce hiç fark etmemiştim, uyandığımda hatırladım. Neredeyse her gün olduğu gibi, dün de aynı şeyler oldu ve ben öldüm. Rutine bağladı artık sanırım bu, alışkanlık yaptı hayatımda. Kaderimin yazmanı her gün farklı kelimeler bulabiliyorken bu ölüm için ben niye bulamıyorum? Kelimelerim neden küstü bana, ne yaptım ki onlara? Evet, dün ben yine öldüm. Mermisi bitmiş bir silahşörün çatışmanın ortasında kalışı gibi kelimesiz kaldım. Hatta bu normal bir şeymiş gibi davranıp ertesi güne kadar fark etmedim bile! Ne kadar acı verici..


Depresif değilim ben. Kelimelerimin geldiği yerin kronik bir depresyon problemi olduğundan şüphelenmiyor değilim ama. Aslında mesele olumsuz düşünme değil de gün içerisindeki olumluluğumu dengelemek için olumsuzluklar içine dalma ve olayların zıtlarını görme eğilimimdir belki. Ya da sadece kılıf uyduruyorumdur.

Kılıflandırmak. Olaylara olmayan nedenler bulmak. Olaylara olmayan mantıklı bir neden oluşturmak. Agnostik düşünceye sahip bir kişi için böyle bir tabir gerçekten varolabilir mi peki? Sonuçta kılıfın aksini iddia edemezsin zira sana göre doğru ki öyle kılıfladın ama sen kılıfladığın için aynı zamanda yapay. Kafamı karıştırmaktan bazen büyük bir haz alıyorum.

Bazen nedensiz yere çok sıkılıyorum..
Bu yazıyı neden yazdım hiç ama hiç bilmiyorum..

Anları kağıt parçalarına sığdırmak için kullanılan fotoğraf makinalarına suç atarlardı bu işlem esnasında ruhlardan birer parça çaldıklarına dair. Resimlere "ne kadar canlı çıkmış" yorumunun nedeni de budur belki de. Ya da fotojenik olmayan insanların resimlerde kötü çıkmasının asıl nedeni ruhlarını diğerlerinden daha iyi korumalarıdır belki? Mankenler, fotomodeller için zaten dejenere denmez mi genelde; ya ruhları da öyleyse?..
Peki tüm bunların dışında fotoğraf makineleri dijitalleşirken resimler 1'ler ve 0'lara gömülüyorken onlara yakalanan ruhlar şimdi ne oluyor?..
Belki de çağın şeytanı teknoloji, cehennemi de bilgisayarlardır..


ya da sadece hiçbir fotoğrafımın bana benzememesi hatta neredeyse hepsinin kötü olmasına bir kılıf uydurmaya çalışıyorumdur?

Ne desem bilemedim, tüm gün başım ağrıdı bu gün.

Düşünmemeye çalışmak üzerine düşündüm bolca.
Her cümleden sonra enter'a basıp satır atlayarak yazımı uzun göstermek istedim biraz.
Baze
n cümle sonunu beklememek, anarşist yaklaşmak da isterim bu olguya diye korktum, yazgeçtim.
Evet, tam vazgeçecekken bir yazım hatasıyla yazgeçtim; yazdım ve geçtim. Şimdiyse tıkanmış aklıma baş başa kaldım..

Çok pis bir şeyler yazasım var. O kadar pis olmalı ki kokmalı böylece fark edilebilir, farklı bir yazı oluşmalı diye düşündüm ama aklıma yazacak temiz bile olsa hiç bir şey gelmedi. Sıkılıyorum. Kendi kendimi sıkıyorum. Beni sıkmasına izin veriyorum bazı şeylerin.

Nasıl oluyor da bazı şeyler hem baş ağrıma neden olabiliyor hem de onu geçirebiliyor?.. İronk ironk..

Gün boyu farklı yerlerden tanıdığım, uzun zamandır görüşmediğim bir sürü insanla karşılaştım. Tuhaftı. Eğlenceli mi değil mi bilemedim zira bazılarının isimlerini hatırlamakta zorlanırken bazılarının hatırlayamadım bile.. Adını hatırlayamadığım insanların adımı hatırlamaları çok tuhaf geliyor bana. Tamam, benim isimlerle büyük bir problemim olduğu doğru, sürekli görüştüğüm insanların bile bazen isimlerini hatırlayamayabiliyorum ancak en son beş sene önce gördüğüm/konuştuğum insanların adımı hatırlaması hatta bu insanların bazılarını o beş sene önceki dönemde yalnızca bir ya da iki defa görmüş olmam durumu benim için daha da tuhaflaştırıyor. Nasıl başarıyorlar bunu, ben de yapabilmek isterdim. ... Yalan, istemezdim. İsimleri hafızamda tutmanın çok işe yarayacağına inanmıyorum bazen. Kişileri hatırlamak daha önemli bence. Kimdi, nasıl biriydi, ne yapmıştık, ne konuşmuştuk falan. İsimleri yerine bunları net hatırlak daha iyi bir şey bence. Bunu yapabiliyor muyum, emin değilim ama...


İnsanlar tuhaf varlıklar. Kim ne zaman yanında, ne zaman değil anlamak ya da anlamaya çalışmak çok zor. "Düşen birine herkes yardım eder ya etmeyi vaadeder ama kimse düşerken elini uzatmaz.." gibi bir şeyler demişti birileri zamanında. Neyse..

O değil de; arkadaşımın iki tane kedisi var. Biri uzun ve yumuşacık tüylü, canayakın öteki biraz yabani ve uzak. Canayakın olan kucağıma geldiğinde öteki de karşımdaki koltukta duruyordu. Kucağıma gelen kediyi bir süre sevdim o da tatlı tatlı mırıldandı. Sonra kıçını dönüp diğer kedinin yanına gitti. Bir süre onunla oynadı ve tekrar kucağıma geldi. Yine bir süre kendini sevdirip gitti ve öteki kediyle oynadı. Ondan sonra tekrar kucağıma gelip onu sevmem için elimin altına girmeye, kafa atmaya çalıştı. Bir süre sevilince yine gitti. Yarım saatten fazla bunu yaptı. Çok merak ettim. Yanımdayken diğer kedi hakkında ne düşünüyordu ya da orada benim hakkımda ne düşünüyordu. İki tarafta da oldukça mutlu gibiydi ama sürekli yer değiştirdiğine göre bir sorun olması gerek, değil mi? Çok şey hatırlattı hayatımdan bu görüntü bana..

Yolda rak ettim ki tarihim tekerrürümden ibaret. Sorunlarımın temeli aynı, sıkıntılarımın temeli aynı, insanların bana yaptıklarının özü aynı, şanssızlıklarım aynı.. Şaka gibi.. Umarım bu konuda bir şeyler yapabilirim..

Her neyse; her ne kadar sürç-i lisan ettiysem, kafa şişirdiysem, laf soktuysam, can sıktıysam, zaman kaybettirdiysem affola.

Yollar kalabalık... Etrafına, hatta önüne bile bakmayan insanlarla dolu heryer. Omuz atanlar, burun buruna çarpışacak gibi yürüyenler, yerlerdeki olmayan tümseklere takılanlar, sürü psikolojisiyle koyun gibi ilerleyen koyun gibi insanlar. Nereye gittiklerine dikkat etmeden, ezbeledikleri ya da önlerindekileri takip ederek yürüdükleri bu yoldalar. Bir anlığına dursam, ardımdaki onca kişi domino taşı gibi birbirine çarpar muhtemelen. Ya da şuradan sola dönsem, kim bilir kaç kişi istemsizce takip eder beni. Ama uyum sağlıyorum, yolumda yürüyorum. Onlar gibi, koyun gibi..

Merdivenleri iniyoruz topluca, sıra bekliyoruz topluca, topluca bozuyoruz bazen o beklediğimiz sırayı, topluca öflüyor, topluca sıkılıyoruz. Kaybolmuş bireysel tepkilerimiz. O kadar girmişim ki içine sistemin, ben de me'liyorum onlar gibi, topluca..

Onlarca insan etrafımda, onlarca sözde birey. Kişiliklerini kaybetmiş, tiplemeye dönüşmüş ruhsuz varlıklar. Zombiler, robotlar.. Tiksindiriyorlar, sinirlerimi zorluyorlar. İçimdeki vahşet hissini uyandırıyorlar. Acımıyorum onlara hiç. Yaşlısına, çocuğuna, kadınına, erkeğine, hastasına, hamilesine.. Hiç birine acımıyorum. Duygusuzum onlara, duygusuzlara karşı. Belki vardır aralarında bunu fark edenler. Vardır aralarında gerçekten birey, kişi olanlar. Ama kurunun yanında yaş da yanar, ne yaparsın. İpe gidiyor elim, tutuyorum sıkıca. Patlayasım geliyor, metro gelmeden. Tüm insanlar burada beklerken patlamak. Patlayışımla birlikte herkesi beraberimde götürmek istiyorum. İpe asılıyorum, bir damla yaş akıyor gözümden.

Patlıyorum, sinirlerim boşalıyor. Gelen metronun rüzgarı yüzüme vururken ben, kolyemin ipini çekiştiriyorum. Gözümden akan yaş kuruyor. Sinirlerim patlıyor, duygularım patlıyor, sabrım patlıyor, ben patlıyorum.. Kimse fark etmiyor.. Oracıkta ölüp, o zombi koyunlardan biri oluyorum. Düzensiz sıraya kaynayıp vagona atıyorum kendimi. Vagondaki herkes gibi boş bakışlarla yoluma gidiyorum. Ben, artık ben değilim..


klişe konu, kötü cümle kurumları ama uzun zamandır yazdığım ilk öykü -__- bariz kötü oldu bu. üzgünüm. neyse, öyle işte. daha yakında daha cici bir yazı eklemeye çalışacağım ama (:

Uzunca bir süredir canım sürekli tatlı istemekte. Çevremdeki insanları bu konuda bilgilendiriyorum ancak pek şanslı değildim şimdiye kadar. Bu nedenle açık ilan vermeye karar verdim. Tatlı karşılığında:
-Hikaye yazabilirim
-Oyun oynatabilirim
-Oyun oynayabilirim
-Dert dinleyebilirim
-Moral vermeye çalabilirim
-1-2 bira ısmarlayabilirim
-Saçmalayabilirim(bazen çok başarılı olabiliyorum bu konuda)
-Sıkıntı gidericilik yapabilirim(denerim yani en azından)
-Muhabbet edebilirim(çok iyi değilimdir ama bunda)
-Sessiz kalabilirim(sükut altındır-mış)
-Yazı yazabilirim(demiş miydim bunu?)
-Çeviri yapabilirim(bir miktar ingilizcem bulunmaktadır)
-Herhangi bir konuda yardımcı olmaya çalışabilirim
-Danışmanlık hizmeti verebilirim
-Ders çalıştırabilirim(kendi derslerime çalışmamam dersleri bilmediğim ya da sırf çalıştırmak için öğrenmeyeceğim anlamına gelmez.
-Alternatif hizmet robotluğu(v4.2'ye kadar) gerçekleştirebilirim(açıklaması uzun bunu.. daha önceden benden duymuş olanlar vardır ama sanırım tanıyanlardan)
-Şehrin görülesi noktalarını gezdirip, rehberlik yapabilirim
-Yemek yapabilirim(acemiyim bu konuda ama)
-Boş vaatlerde bulunabilirim
-Herhangi bir facebook oyununu oynamaya başlayabilirim(recuit olurum, gift yollarım falam)
-Reklam yapabilirim(blogum var işte! ya da msn de falan yayımlarım bir şeyler)
-Kısa süreyle tapınabilirim(kahraman ilan ederim, ilah kabul ederim falan. ama tatlısına göre değişir. tatlı çok güzelse zaten bu direk gelir bonus olarak)
-Kitap ödünç verebilirim(sanırım)
-Tarot falı bakabilirim(ciddiyim. kartların hepsini ezberleyemedim, kitaptan yardım alıyorum hala ama olsun)
-Gıdıklayabilirim
-Çirkin karalamalar yapabilirim(koyun çizerim mesela)
-Araştırma yapabilirim(i know google)
-Online Comic arşivi paylaşabilirim
-Kahve ısmarlayabilirim(türk kahvesi, kızlarağası, findanda pişen cici kahveler.. hmm..)
-Karakter ya da npc hazırlayabilirim
-FRP oynatabilirim(baştaki oyuna bu da dahildi ama olsun)

Karşılıklar ve bunların istedikleri fazlalıklar tatlının türüne göre artmaktadır. Misal daha güzel tatlıya karşılık daha fazla emek harcanır. Tatlıların güzellik sıralamasıysa:

Çikolata ve kahve ihtiva edenler > çikolatalı tatlılar > sütlü tatlılar > kekler > şerbetli tatlılar > kurabiyeler > şekerlemeler > içecek şeklinde olanlar

gibisinden, çok tercih edilenden az tercih edilene doğrudur. Jöle, hazır yaş pasta, toz halinde satılıp süt müt eklenip yapılan şeysiler gibi tatlılar tarafımdan çok sevilse de her zaman bu anlaşma tipleri için o kadar değerli kabul edilmemektedirler ancak şansınızı deneyebilirsiniz.


Telefon, msn, yorum, mail ya da istenilen herhangi bir şekilde başvuru yapılabilir. Genelde önce tatlı sonra hizmet şeklinde çalışma planlanmaktadır.

Not: Tatlı kişiler bu tatlı sıralamasının en üstünde bir yerlere eklenebilir ancak kişisine göre değişmektedir tabii. Bazı tatlılar göreceli olabilir :3

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa