http://epipopanik.blogspot.com/

Şöyle yeni bir yazı hedesine başladım. Takip eden varsa falan diye bir ses edeyim dedim. Ben olsam merak ederdim falan. Okusam yani. Neyse; Yoğuşuk tıpkı daha önceki Kemik Kanatlar gibi öldü. Bu konsept ve yazım tarzı da öldü. Öldürdüm. Katilim. Serileşiyorum belki de, kim bilir. Neyse; hoşçakalın. ^.^

bu blog artık yok. yalnızca eski yazılar için bir depo. bir şeyler bekleyenlerden özürler, okuyanlara teşekkürler.

ankara ne tuhaf şehir. yapacak bir şey bulmak ne kadar zor böyle?..

ben az önce facebook'a kustum. buraya da sıvayayım dedim. buyrun:




sorumluluklarımızın yarattığı sorunlarımıza yardım için soru sorduğumuz insanların sorularımıza ve sorunlarımıza değil sorumluluklarımıza takılmaları ne kadar abuk, ilginç ve de gereksiz.. halbuki sadece "n'aber" demiştik..


tabii ne haber anlamındaki n'aber kelimesinin nasıl olupta nasılsın kelimesiyle anlamdaşlaşabildiğini anladığımda vicdanım kendini çok daha rahat hissedecek sanırım. evet; ben değil, vicdanım. kendisinin civcivleri var zaten. onları cv'lerine göre seçiyor hatta.

kendimi hiciv duellosuna davet edip yenilmiş biri olarak ödüllendirmek istemem de ukalalığım mıdır?

sizi sev-miyor-um.
siz: üstüne alınan ya da alınmadığı halde aslında kendisi olan kişiler topluluğu. evet hem kişiler hem topluluk.
sev: kedi gibi, mırıldanma gibi, mayışma gibi, gülümseme gibi.
miyor: müzüsyen kedi miyavlaması.
um: umur ve umursama ve umursamamanın kökü, hermafrodit ana-babası.

tüm bunları okuyup benden tiksinenlere haklısınız demek isteyebilirim belki de. ama demem.

süper
şiirselim
ben
habire
"enter"
tuşuna
basarak
sürreal
modern
astonomin
noneuklidian
şiirimsiler yazıyorum
hatta bakın
y
a
z
d
ı
m
mm
mmm
.
nokta


beğenmiyorsanız silin gideyim, ama bilin ki susmuyorum o zaman. ben devam ediyorum aslında ama sadece siz görmüyor oluyorsunuz.



evet şimdi arkadaş listemdeki azalma sayısını bekleyeceğim ya da beklemeyeceğim. umudediyorum ki bir gün o kadar iğrenç olacağım ki herkes şiirsel kusacak!

yıkıntılarımızın arasında yön bulmaya çalışan benliğimizin sıkıntı ve yorgunluk çığlıklarını duymaya başladığımız zaman artan baş ağrılarımızı gerçirdiğine inandığımız ilaçlarımız ve onların zehirlediği bilinçaltımızın geri gelip bizi dövmesi. dövmek, evet. öyle şiirsel bir kelime falan uymaz buraya, bildiğin dövüyor geldiğinde. neden insanlar sarhoşken sapıtıyor sanıyorsunuz, ne kadar çok zehirlerseniz sizler bilinçaltınızı o da o kadar ağır dövüyor sizleri. belki de aylardır bana kafayı yedirten rüyalarım da bunun bir sonucudur. dayak yiyorumdur bilinçaltımdan, kim bilir.


hayal gücümüzün yıkıntılarının arasından çıkan bir çerçeve, karalanmış bir kağıt, kırılmış bir heykelin parçası.. kim, ne hale getirdi burayı böyle soruları.. yankılanıyor.. hep sorulmuş ve hep sorulacak.. kimsenin ama hiç kimsenin cevap vermeye cesareti yok.. senin var mı? varsa buyur, beklerim.

benim hayal gücüm yok, yıktılar onu. kim? aile, toplum, ben.. uyum çabalarımızın başarısızlıklarının bizlerdeki derin izlerini fark etmemek, etmekten çok daha iyiymiş gibi geliyor sanki çünkü geri dönüşü olmayan bir kıyımın bitmiş halini görmek ve o parçalanmışlığın başında durup bir iki taşı üst üste koymaya çalışmanın hiç bir anlamı yok. yol bulmalı, yöntem bulmalı, gerçeği bulmalı..

ben ekilepros, beni yazanın hayal gücünün yıkıntılarına sonradan yerleşmiş bir çöpçül karakterim. yıkıntıların arasından bulduğum şeyleri yer, onları giyer, onlardan kendime ev yapar, onlarla yaşarım. zaman zaman ben gibi başkaları gelir buralara, çoğunlukla birbirimizden uzak durarız. bazen kalabalıklaşırız tabii ama bazen. en büyük hayalim benim gibi birini daha bulup burada kendimize küçük, huzurlu bir ev yapmak. burada yetecek her şey var. ben ekilepros, beni yazanın hayal gücünün yıkıntıları arasında yaşayan ve o yıkıntıları her şeyiyle hayatta kalmak için kullanan bir yeni yetme hayal gücü yapısı ve yapıcısıyım ve ben; dün bu kağıdı buldum..

"ben krealitos, beni yazanın hayal gücü dağınıklığına sonradan yerleşmiş bir çöpçül karakterim. bu dağınıklıkta bulduğum şeyleri yer, onları giyer, onlardan kendime ev yapar, onlarla yaşar-dım. burada kalabalıklaşmaya başlayıp düzenli bir hayata geçtikten ve etrafı düzenlemeye başladıktan bir süre sonra gelen kaosun ortasında yazıyorum bu sayfayı. biz ölüyoruz. biz, birbirimize öldürtülüyoruz. kim, ne ve nasıl algımız yetmiyor bizim ama oluyor. evlerimiz yıkılıyor bir bir. ölülerimiz bulunuyor bir bir. ben krealitos, beni yazanın hayal gücünün kendini yok edişinin öyküsünde yaşaan ve o yokedilişin içinde hayatta kalmaya çalışan genç bir hayal gücü yapısı ve yapıcısıyım ve ben; ölüyorum.."

ebeveynlerimiz öldürdü onları. kanları ellerinde. sevdiklerimiz, anlamayışlarından doğan karşı çıkışlarıyla öldürdü onları. kanları ellerinde. biz, tüm bu duyduklarımızdan sonra yıktık her şeyi ve hepsini. herkesten çok, kanları bizim ellerimizde. kanlarımıza bulanmış ellerimiz. kendi kanımıza. kendi kendimizin kirlettiği kirli kanımıza.

sonra yap yapabilirsen.. ben hala yapamadım..

daha kolay bir yol bilen var mı?
sesimi duyan var mı?
orada kimse var mı?
ekilepros? krealitos?

1 saat boyunca üşenmeden ertelediğim saatin uyandırma amaçlı çalan alarmı ve sonrasında 1 saat daha uyuma üzerine aile tarafından hunharca uyandırılmamın ardından sonunda yazıya dökecek kadar dank etmiş bir "naapıyorum lan ben" sendromuyla merhabalıyorum sizleri. lütfen karşı koymayıp merhabalanarak beni mesudediniz zira merhabalara karşı koyan insanları algılamakta, diğer insanları algılamakta zorlandığımdan çok daha fazla zorlanıyorum. başka bir algı türündeler onlar. neyse..


bazı şeyler üzerine ne kadar az uğraşırsam onların o kadar iyiye doğru gittiğini, bazı şeylerde de bunun tam tersi etki gösterdiğinin farkındalık tuğlası kafamı defalarca yarmış olmasına rağmen ben hala bunu dengeye oturtamadım, ne salağım..

farkındalık tuğlaları muhteşem şeyler. dank ediyorlar, kırıyorlar, acıtıyorlar hatta bazen rahatlatıyorlar. başı çok ağrıyan insanlar başlarına vurma noktasına gelirler bazen acının yönünü değiştirmek için, o hesap bir rahatlama sanırım. belki de değildir, neyse.

inanın bana ne yazdığımın farkında değilim.

bir sürü farkındalık tuğlası istiyorum. bir kısmını kendi kafamda kırıp kalanını rastgele insanlara fırlatacağım.

bence sözcüklerim bitti. ilgim dağıldı. bir sonraki tuğlamda görüşmek üzere.

şampanya kadehlerine doldurup içtiği ucuz ama etkili köpek öldürenlerinin dilinde bıraktığı gri irinlerle dolu yaralara baktı. siyah ve beyaz irinin birleşip oluşturduğu daha kötü kokan ve daha iğrenç duran bu şişlikleri eline aldığı minik iğneyle patlattı tıpkı geçenlerde yaptığı gibi. kusmamaya dikkat ederek dışarı boşalttı irini. kusmaktan nefret ediyordu. kusmak zayıflıktı. kusmak aşırılıktı. kusmak umursamaktı. bulanan ve bunalan midesinin ne düşündüğü çok da umrunda değildi, henüz, hala.

en son yediği haltı düşündü, dişlerine baktı ve midesini daha fazla ayrıntıyla zorlamamaya karar verip dişlerini fırçaladı. yediği ve yedirildiği tüm haltlara gitti kafası. midesi kalktı, durdu. köpük ve macunu tükürüp ağzını çalkaladı. bir parça daha macun attı ağzına, bir tad kalmasın diye. tekrar çalkalayıp ağzını tükürdü. gülümsedi. her şey normaldi. normal bir insandı o.
gülümsedi ve gününe devam etti. güneş tepedeydi.. tıpkı her güzel gün anlatısındaki gibi..

bakın burası Shelter 22! sarı renkle işaretlenmiş olan yer yani. warhammer figürleri satma amaçlı açılmış, gidip warhammer ya da frp oynamamıza imkan veren, yeni ve cici ve desteklenesi bir yer. ey izmir'den frp oynayan, oynamak isteyen, oynayacak kişi arayanlar. tavsiyemdir. gidin. üstelik levent(sahibi) çok cicidir.


hatta ben yarın gideyim oraya. ders falan çalışayım. sınav mınav diye şeyler çıkarmışlar.

bloga yüklediğim ilk resmin reklam konseptli olması çok abuk.. neyse..

öptüm.

http://kemikkanatlar.blogspot.com/ vs http://yogusuk.blogspot.com/


eski blogum ve şu anki blogum. eski blogumu oradaki yazım, yaşam ve düşünüş tarzımı kaybettiğim ve uzun bir yazamama krizine girdiğim için bırakmıştım. insanlarla konuştukça eski blogumdaki yazan benin düşünüş tarzını özlüyorum. daha güzel bakıyormuş hayata. belki de ben de blog kurban ediyorumdur kendimi değiştirirken. yoğuşuk tan sıkıldım. baştaki anlamlarını taşımıyor artık. bazı yazdıklarım sanki uymuyor bu konsepte. hepsinin ötesinde artık blog için yazamıyorum sanki. bir mesaj kaygısıdır sürüp gidiyor yazılarımda. insanların msn loglarına sıkışıp kalmış anlık, hepi topu 900 karakterlik yazılar.

buradan sıkıldım ama gitmememin tek nedeni buradan gidersem nereye gideceğimi bilmem. bir blogun daha olması ne değiştirecek? ya da ne istiyorum aslında ben? .. eskiden insanlar(herkes) okusun diye yazardım. şimdi insanlar(belirli kişiler) okusun diye yazıyorum, bundandır ki yazılarımın neredeyse hepsi birer msn penceresinden kopyalanmış oluyor özünde. çıkış noktası bulmak zor. belki de yok. belki de olsun istemiyorum. belki de bulmak için kendimi paralıyorum. kim bilir ve ne fark eder?..


belki de sadece yeni bir blog için düzgün bir isim bulamadım hala..

"plan basit, siz beni rahat bırakın ben de zamanı geldiğinde size yapacaklarımın acısız olmalarına dikkat edeyim" dedi aşçı önlüklü adam sağ elindeki bıçağı sallarken. gözüm sol elindeki küçük, vasabi mi ne dedikleri, şişko bibere kaydı. acı görünüyordu. adamın gerçekçi mi yoksa sembolik mi konuştuğunu düşündüm o yemeğine devam ederken. kötü kötü baktı bana bir ara. sanırım "hala burada mısın sen der gibi bakmak" dedikleri böyle bir şey olmalıydı. aslında ben anlamadım, ama onun yerinde olsam "hala burda mısın sen" der gibi bakmaya çalışırdım. acaba öyle bakabilir miyim ben de? mutfaktan çıktım. ben çıkarken, o da doğradığı tüm o acı acı kokan biberleri yemek tenceresine boşalttı.

bu blog bir süre sonra kendini imha edebilir

*Elead bara girer, kalabalık masaları geçip bar tezgahına yaklaşır ve uzun taburelerden birine oturur sıçrayarak, Gece gelir.*
Gece: Hangi yangını söndürmek istiyorsun ruhundaki?
Elead: En fazla yakanını.
Gece: Çok fazla yangın görüyorum yüreğinde, hepsi kavuruyor etrafını ve kabını. Sen seç yangını.
Elead: İntikamlarımın ve öfkelerimin alevlerini yalnız benim söndürmemi kabullenir yüreğim, aşklarımı yalnızca tenim doyurur, pişmanlıklarımıysa gözyaşım söndürür. Ne kalıyor geriye?
Gece: Bilmediklerinin yok edici alevi? Ya da bilincinin?
Elead: Bilmediklerimin alevi namlumda kalan dumandır, bilincimse terk etmiştir beni uzun zaman önce.
Gece: Karamsarsın, sana bir bardak içerisinde umut ve ışık vereyim; üzerinde yüzen tatlı bir limon olsun.
Elead: Şarap tercihimdir, içkim acı ya da ekşi olsun isterim bilirsin.
Gece: İçin yeterince ekşi değil mi içkini de ekşi istiyorsun?
Elead: Ancak o uyum sağlıyordur belki de, belki tatlılık zehirleyecek ekşiliğimi diye uzak duruyorumdur zaten.
Gece: Şarabım var aslında bir kadeh, özel. Ama sandığından çok daha koyu, ekşi ve serttir.
Elead: Gece, bir şarap gözlerinden koyu; hayal kırıklıklarından ekşi ve sözlerinden sert olmadıkça onlara özel dememelisin bence.
Gece: Benim değil ama seninkilerden koyu, ekşi ve serttir kesinlikle..
Elead: Üstadımla tandışmama izin ver o zaman, takdim et beni ona!
*Gece bir kadeh şarap getirir, şarap siyaha yakın bir kırmızı rengindedir*
Elead: Lanetlinin kanı da olsa, yılanın gönlünün gözyaşı da; içki içkidir!
*Elead kadehi bir yudumda içer, sallanıp tabureden düşer*
Elead: Bu.. Bu neydi böyle?..
Gece: Kişinin en ağır içkisi kişiliğidir. Bir tattı mı vazgeçemez normalde. Sadece biraz şarap kattım içerisine, cehennemin bekçisi köpeği öldürecek cinsinden. Tadın nasıldı Elead?..
Elead: Lanet etmelerine hak verecek kadar kötü, merhamet dilemeyi gerektirecek kadar kesin ve baş eğik dinlenecek kadar doğru bir dil sahipsin Gece gerçekten de..
Gece: Kendine bir iyilik yap ve gidip uyu. Hatta dur..
*Gece barın arka kısmına gidip bir süre sonra uzun bir bardak içerisinde dumanı tüten beyaz bir sıvıyla gelir.*
Elead: Nedir bu bembeyaz şey? İlk günahın sıvı hali mi yakacak şimdi de içimi?
Gece: Yoo, sadece süt. Uyumana iyi gelir, güzel düşler getirir. Süt, hayat verir. İçindeki yangını durdurmasa bile dindirir. Gülümse ve iç.
Elead: Bir barda, kendimin acı şarabı sonrası süt içmek?..
Gece: Benim barıma asla normal beklentilerle gelinmez..
*Perde kapanır..*

Küçük korkak sincap çalıların arasından uzatmış başını yaşadığı minik sevimli parka. Son zamanlarda sayısı artan birbirinden suratsız ve dikkatsiz insana bakmış uzun uzun. Hepsi somurtuk, hepsi ezbere yürüyen insanlar. Sıkıcılar.. Ara sıra kendini kovalmaya çalışan çocuklar da niyeyse beş günde bir falan gelir olmuşlar. "İş günü" diye bir terim hatırlıyormuş bahsettikleri. Bir de "haftasonu". Herkes seviyormuş bu haftasonunu niyeyse. Hafta kimmiş? Niye sonuna seviniyorlarmış? Niye bir şeyin sonuna sevinilsin ki? Hafta kötü bir şey miymiş? Kafası karışık küçük korkak sincap çalıların arasından yaşadığı minik sevimli parkı izlemiş..

Zaman geçtimiş..

Küçük korkak sincap çalıların arasından uzatmış başını yaşadığı sevimli parka. Soldaki ağaca yaptığı yuvanın yıkılan kısımlarını düzeltmiş, yan tarafa az önce düşen kozalakları hızla çalıların arasına saklamış, sağdaki ağacın kovuğunun önünü kapatmaya yeltenen dalı kemirmiş, arka taraftaki yaprak yığınından kötü kokan yaprakları ayıklamış, bir ara su içmek için durup etrafına bakmış ve tehlike görmeyince işine devam etmiş. O hafta sincap hiç dinlenmemiş, oynamamış. Sincap hep haftanın sonunu beklemiş. Hafta sonuysa çocukları beklemiş. Hafta içi gelen çocuklar sincaba bakmış ve sıkılmışlar. Sonra annelerine sormuşlar; "Hafta kimmiş? Niye sonuna seviniyorlarmış?.."

Evin tüm kapı ve pencerelerini açtı tek tek. Balkon kapısı, odaların pencereleri, tuvaletin havalandırma penceresi, hepsi.. Hepsinin önüne, kenarına, kıyısına çarpmasın diye bir şeyler sıkıştırdı açarken. Bir havlu, eskimiş bir tişört, tahta kalem.. Ne gelirse eline o anda. Yeni aldığı tütsünün paketini açtı ve tüm tütsüleri tahta uçlarından tutup minik siyah bir ip ile bağladı. Çakmağı birleştirdiği tütsülerin diğer ucuna tutarak yakmaya çalıştı. Birden harladı tütsüler elinde, korkup düşürecekti ki kendini tuttu öncelikle onları düşürüp tutmaya çalışmadan önce. Alevin büyümesini izledi, görüntüye daldığını fark edince üfleyerek söndürdü alevi ve tütsülüğe, küller etrafa saçılmayacak şekilde yerleştirdi tütsü yığınını. Bir rafa yığdığı kokulu ve kokusuz çeşitli boylardaki tüm mumları aldı ve evin çeşitli yerlerine yerleştirmeye başladı. Bilgisayarın üzerine, televizyonun üzerine, yemek masasına, çalışma masasına, kitaplığının tepesine, dolabın üzerinde minik boşluğa vesaire vesaire.. Mum eriği yere akacak olanların altlarına çay tabakları yerleştirdi üşenmeden ve hepsini yaktı yanlarından ayrılmadan önce. Mutfak, banyo ve tuvaletteki tüm muslukları açtı, sifonu çekti ve beş dakika bekleyip hepsini kapattı. Son bir kez etrafa bakındı daha ne yapabilirim diye. Mutfakta koca bir tencereye tuzlu su hazırlayıp bundan bir miktar evin ve odaların köşelerine döktü azar azar. Artanı açık balkon kapısı ve camların önlerine serpiştirdi, kalanı lavabolara ve klozete boşalttı. Evdeki elektronik eşyaların fişlerini çekti, şalterlerin hepsini indirdi. Tekrar bir göz gezdirdi evde. Sonra ayakkabılarını giyip evden çıktı. Kapıyı kapattı ama kilitlemedi. Yolda boş boş yürümeye başladı..

Evin beş on dakika uzağındaki parkta bir banka oturdu ve gömleğinin cebinden özel bu an için sakladığı ya da sadece orada unuttuğu sigarasını çıkardı, yaktı. Ciğerlerindeki havayı boşaltıp sonra tümünü sigaranın is, duman ve katranıyla doldurdu; biraz durup dışarı boşalttı. Sonra sigarayı yere atıp üzerine bastı. Ciğerleri de temizlenmişti sonunda. Sonunda ev ve kendisi onun nefesinden ve hissinden arınmıştı.. Zihni rahatlamış bir biçimde eve doğru yürümeye başladı. Sarhoş bir melek omuzlarındaki ağır yükü kaldırdı ve onu hafifletti. Kumadam bir tutam kum serpti havasına. Gülümsedi, kurtulduğu esaretin ardındaki yeni dünyaya cesurca baktı ve mırıldandı: "O da böyle olsun isterdi.."

Estetik kaygı nedir?
Cidden düşündüm de, estetik kaygı çok abes bir şey belki de. Kaygılanmak zaten abes aslında. Ama ne bileyim örneğin telaffuzu çok daha sevimli geldiğinden dolayı hikaye yerine öykü, kelime yerine sözcük demek bir estetik kaygıdır sanırım. En azından benim estetik kaygı anlayışımdır.
Bir şeyi sadece gerekli olduğu için değil istediğiniz için de yapmaktır. Giyinmeniz zorunluyken güzel şeyler giymenizdir estetik kaygı.
Sırf bir yazarı anmak için omzunuzda havluyla dolaşmaktır bir gün boyunca estetik kaygı.
Çirkin göründüklerine inanıp yerdeki anlamsız karolara basmadan yürümek ya da tam tersi çirkinler diye üzerlerine üzerlerine basarak yürümektir estetik kaygı.
Büyük-küçük harf karşılaşmasını faşist bulup sadece küçük harf kullanmaktır estetik kaygı.
Üç noktayı sıkıcı bulup iki nokta kullanmaktır;
Bulutların pembe olmasını düşlemektir;
Trafik lambalarının nasıl hissettiğini merak etmektir;
Perşembeleri sevmemektir;
Kapağını en sevdiğin kitabı, kitap yığınının en üstüne koymaktır;
Göreliliktir;
Nevi şahsına münasırlıktır;
Şahış olmaktır estetik kaygı.
(bunların hepsine sahip olun değil, bunlar yalnızca birer örnek. bu tarz şeyler estetik kaygıdır gibisinden)
Benim estetik kaygılarım var, sizin de olsun. Estetik kaygılanın. Kaygılarınız sadece estetik olsun. Ve her şeyi estetik kaygılarınızla değiştirebileceğinize inanın. Hepimiz bulutları pembe düşlersek belki onları pembe görebiliriz mesela? Bu tamamen sembolik olması amaçlanmış bir örnek mesela ama neyse. Pembe bulut iyidir bence.

.

Elead: Mumların hepsini aynı anda üfleyince dilekler gerçek olurmuş.
Eshevar: Kaç mum olmalı sence?
Elead: Emin değilim. Mum sayısı yaşın kadar olmalı ya da yaşın mum sayısı kadar olacaktır belki de.
Eshevar: Sanırım ben bunu kötüye kullanırım.
Elead: Sen her şeyi kötüye kullanmak adına uğraşıyorsun zaten.
Eshevar: Senden bulaşmış olmasın?
Elead: Benimkine taktik deniyor seninkineyse çıkarcılık.
Eshevar: Herkesin hep çıkarı vardır ve kimse çıkarsız bir şey yapmaz.
Elead: Bunu daha önce de duymuştum ama senden değildi.
Eshevar: O olay konusunda yorum yapmayacağım ve sen hep muallakta kalacaksın bununla ilgili.
Elead: Zamanla anlaşılır bence bu.
Eshevar: Neden geldin?..
Elead: Yolunu kaybetmiştin.
Eshevar: Peki neden gittin? Hatırlayamıyorum gidişini tam olarak.
Elead: Sen de bu konuda muallakta kal o zaman.
Eshevar: Latrenu senin hakkında yorum yapmıyor bana.
Elead: Yöntem farklılıklarımız var, geçmişim bazen peşimi bırakmıyor..
Eshevar: Hatırladığım kadarıyla birbirimizden farkımız yoktu o zamanlarda?
Elead: Senin durumun farklı sanırım, bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Belki de amaçlar gibi. Benim motivasyonum bağlılık ve içgüdülerdi, seninkiniyse ben hiç çözememiştim o zamanlarda.
Eshevar: Birileri geliyor, susalım artık.
Elead: Ben sussam bile gitmeyeceğim, bunu unutma..

ben buradan sıkıldım

-dün uğraşıp kontör yüklemeyi denedim, olmadı. bankamatik yapmam dedi, bir yerden aldım bilgisayardan yükledi o arada işim çıktı dükkandan gitmek zorunda kaldım ama kontör yüklenmedi. üstelik bahsi geçen dükkan uzak ve ben üşengecim.
üstelik kontör de pahalı bir şey..

-baston oldukça estetik bir aksesuar. kesin kararlıyım bu konuda.

-gidilecek yerler listeme devrek eklendi. bir an önce ayarlayıp "karadeniz turu"na çıkmalıyım bence.

-insanlar ne tuhaf. hayatlarının yarısını meslek edinebilmek için kalan yarısını da emekli olabilmek için harcıyorlar ve sonunda ellerinde kalan kısım, zamansızlıktan hiç bir işe yaramıyor. neden istediğimiz şeylerle geçinemiyoruz? yazdığım yerden para kazanabilmek en büyük hayalim mesela benim. öyle okunan falan bir blog yazarı değilim biliyorum ama yurt dışında online çizgiroman, blog, günce ve benzeri şeylerle geçinebilen insanlar var. iyi manasında demiyorum ama; sadece geçinebilmek. keşke öyle bir şey yapabilsem..

-benbazençokhuzurluyum

-http://www.profilfotografi.com/ öeah süper fikir!

-facebook'dan insan sildim. önemli-önemsiz hiç bir şeye yorum yapmayan, görüşmediğim, sevmediğim, tarafından sevilmediğimi bildiğim, hatırlayamadığım herkesi sildim. arada yanlışlıkla da bir sürü insan sildim. ama rahatlatıyor insanı o kişilerden kurtulmak.

-ben negzel bir network şeysine girmiştim, neden üşengeçliğimi kırıp o işi yapmıyorum hala bilemiyorum. halbuki yapsam getirisi de cici olacak.. pff..

-izmir fuar'da organik ürünler fuarı ve karadeniz fuarı var. karadeniz fuarına gidin, tavsiye ederim. ben yarı karadenizli bir insan olarak çok eğlendim, birlikte gittiğim arkadaşlar da gördükleri değişik şeylerden bir o kadar eğlenmişler.

-facebook un öneri insanlarına hayranım. çok abazanlara hitabeden bir hede olmuş bence.

-uykusuz iken beynim daha iyi çalışıyor bence benim

-kırbaçlar şakladıklarında ses duvarını kırabiliyorlarmış?

-izmir sıkıcı bir şehir bence.

Ahmet, Elif, Murat birer kurgucudur; Öykücü'de oyun yöneticisidir.
Ahmet: Kovukta beklemeye devam ediyorum bir süre daha. "Kesin bu köşeye daha önce burada kalan adam biraz su ve konserve gömmüştür" diyerek köşeyi kazıyorum. *Bir çelişki puanı harcar*
Öykücü: Gömülmüş birkaç parça şey buldun. Yenilebilir ve içilebilir durumdalar.
Ahmet: Tamam, ben dinleniyorum o zaman diğerleri gelene kadar.
Murat: Ben en son bardan çıkmıştım sanırım. Bir taksi çevirmeyi deneyeceğim.
Öykücü: Saat geç olmuş, pek gelen geçen yok gibi görünüyor bu yolda.
Murat: *Bir çelişki puanı harcar* Az önce yan mahalleye bıraktığı adamdan sonra geceyi bitirmeden son bir sefer yapmayı düşünen taksici amca köşeyi dönecek birazdan.
Öykücü: Köşeden bir taksici çıktı, seni görünce yavaşladı.
Murat: Taksiye biniyorum, selam falan vermiyorum adama, "Narbel" diyorum.
Öykücü: Taksici uzak bir yer söylemenden hem memnun hem de değil bir ifadeyle yola koyuldu. Elif?
Elif: Ben en son evdeydim sanırım, evde de bir şey yapmamıştım sabahtan eve gelmiştim. Hmm, o zaman ben zamanı geçiriyorum şimdilik.
Öykücü: Nasıl yani?
Elif: Saate bakıyorum. "Aslında akşam oldu, ben de orada bir şeyler yaptım geçen süre boyunca." diyorum.
Öykücü: Muallakta bırakıyorsun aradaki süreyi yani?
Elif: Evet, böylece sonradan doldurabilirim gerekirse.
Öykücü: Bu, fazladan çelişki puanı gerektirir. 4 tane.
Elif: *4 çelişki puanı harcar*
Öykücü: Bir süre daha zaman öldürüp buluşma noktasına geldiniz. Arası bulanıktı. Biri iradenizi geçmiş gibi duruyor.
Ahmet: Bence bunu kullanabiliriz. "Ben gelmeden önce kesin etrafa bakmışımdır" diyorum *bir çelişki puanı harcar*
Öykücü: Bir puanın yeteceğinden emin değilim, bir tane daha koy. Başka birinin iradesi de var işin içinde çünkü.
Ahmet: *bir çelişki puanı daha harcar*
Elif: Ben..
Öykücü: Sıra şu anda Murat'ta. Murat?
Murat: O zaman ben önce evime uğramış ve silahımı almışımdır yanıma. Kesin yanımda sahte polis rozeti de vardır zaten artık, almışımdır evden çıkarken.
Öykücü: Eve uğramak için iki, polis rozeti için bir çelişki puanı.
Murat: *üç çelişki puanı harcar*
Öykücü: Şimdi sende Elif.
Elif: Sabah buluşma yerini biliyorduk değil mi biz?
Öykücü: Evet.
Elif: O zaman ben evde geçirdiğim zaman içinde burayı ve çevresini google earth'dan falan inceledim aslında.
Öykücü: Normalde değişim için iki derdim ama şimdi kendi kurduğun ve kimsenin bağlantılı olmadığı bir şeyi kurguluyorsun ondan çelişki puanı harcamana gerek yok.
Ahmet: Diğerlerine dönüyorum: "Eee, gidelim mi artık?"
Elif: "Dikkatli olmalıyız, burası tuhaf bence.. Ürkütücü." daha kısık sesle mırıldanıyorum çantamı açarken "Kesin gelmeden yanıma bıçağımı almışımdır." *bir çelişki puanı harcar*
Öykücü: Evet almışsın, devam edin.
Murat: "Tamam, ben önden gideceğim. Siz etrafa dikkat edin."

(bu bir oyun denemesi planıdır. oyunu bir öykü ve oyuncuları o öyküye müdahale edebilen kurgucular olarak düşünebilirsiniz. frp tuhaf şey zaten. boşverin.)

metucon oldum. ilk gün meyveli jöleden yaratılma, çikolatadan ırmaklara sahip bir dünyanın yaratılmasını seyredip destekledim yaratım masasında; ikinci gün 4 masum uzay otostopçusunu katlettim otostopçunun galaksi rehberi oyununda.


tuhaf insanlarla muhabbet ettim. bazı eski arkadaşlarımın huzursuzluk verdiğini fark ettim. "adını çok duyup ardından çok küfretmiştim" diyerekten tanışmak istediğim biriyle ayaküstü muhabbet edip sonra rahat bıraktım.

iyi kalpli ve barışçıl bir druid tarafından içimdeki kan kokusuna aç liche yenilmemekte yardımcı olundum belki bilinçli belki bilinçsizce. ama muhtemelen o yarattığı değişimin çok fazla bilincinde değildi, ama ben söyledikçe fark etmiş olabilir.

ankara tuhaf yer. çok ideolojik kaygıları var bence ama bu kaygılar kendisini değiştirip yenilemesini sağlamış bir nebze. eğlenceli sayılabilecek bir yer. vapur yok. denizinin, körfezinin falan olması önemli değil ama vapuru da olsa ankara süfer olabilirmiş bence.

bence ben.. neyse.. hayat çok tuhaf..

free hugs şeysinin sonuna yetiştim bugün.

1-2 tanıdığa takılıp tanımadığım insanlarla sarılıştım.
tuhaf bir histi. tanımadığım insanlar tarafından sarılılınmak. normalde sevmem. ama amacın bu olduğu bir ortamdaydım. ben tanımadıklarımla fiziksel temasa geçmeyi zaten hiç sevmem. ama eğlendim. kendimi kirli hissediyorum.
zihnen.
bedenen niye hissedeyim.
hissetmeli miyim?
ıhm..

..

neyse; o değil de sonra poi yapanları gördüm, ben de denedim, oldu, komikti, çok hızlı sallamamak gerekiyormuş ama. öyle dediler bana. ben de diyemedim ki "ama böyle böyle çok çok hızlı hızlı sallayınca çok güzel ses çıkıyor, herşey bulanıklaşıyor, dünya daha az görülerek manzarasal halde ışıltılı şehirlerin uzaktan görünen aldatıcı güzelliği gibi kalıyor" diye. "peki" dedim ben. ne tuhaf.

(tüm yazının bir çizgi filmdeki herhangi bir oyuncak ayıyı seslendirebilecek küçük ya da küçük çocuk sesli birinin olası sevimli sesiyle düşünün bir de. ne korkunç değil mi? ben öyle düşündüm çünkü. kendimden korkuyorum şu anda.)

(evet, kafam güzel.)

ilginç insanlarla muhabbet ettim, insanlara yoyo kullanmayı öğretmeye çalıştım ama öğretme yetimin yetersizliği burada da olayını gösterdi ve ben beceremedim.

hala insanlarla tanışırken ismimi söylerken tuhaf hissediyorum [bilen bilir, bilmeyene özel istekle açıklarım ne demek bu. ama siz bilirsiniz.]

..
....

bu kadar?!

ben ankara'ya gideceğim! yani elbet gideceğim. her ne kadar ev ahalisi sorun çıkarıyor gibi olsa da bu konuda elbet gideceğim.

metucon için oyunlarıma ortalama 15'er kişi "oynayabilirim" demiş. mutlu oldum!

ankara'ya gitsem ya ben?..

bazen insanlar çok sıkıcı..

ben bazen çok saçmalarım...

"sence ben ağlarsam gözyaşlarım lethe'ye mi düşer styx'e mi?.." dedi gözlerinden sebepsizce düşen damlayı düşünerek yattığı huzur dolu mabedinden o mabedi etrafında taşıyan mucizevi meleğe ukala, umursamaz, gerçekçiliksiz bir ama ciddi bir fısıltıyla..


sizce ben ağlasam lethe'ye mi düşer yoksa styx'e mi gözyaşlarım?.. ne dersiniz?..

o bir gün gidecek ve ben çok üzüleceğim. o gün, kimse benim gibi üzülemeyecek onun ardından. başkaları için benzer şekilde üzülmüşler ya da nasıl üzüldüğümü anlamaya çalışanlar teselli etmeyi deneyecek, belki iyi gelecek belki de gelmeyecek. bir gün o gidecek ve ben çok üzüleceğim. bence, yani bana göre, en çok ben üzüleceğim.

herkesin bir "o"su vardır bir şekilde sevdiği; değil mi?..

Hızla gözlerini açtı. Karanlık, sıcak, havasız bir ortama açılan gözleri kapanmaya çalıştı ama onları engelledi. Nefes alıp verişini düzenlemeye çalıştı ve kolayca başardı. Gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi. Nefes almakta zorlandığını fark edince tüm gücünü toplayıp kollarını kaldırdı ve yorganı kafasından çekti. Yüzüne çarpan aydınlık, serin ve nispeten temiz havayla titredi. Kıpırdamaya çalıştı ama bacakları uyuşmuştu. Boynunu hızlı hareketlerle sağa-sola oynatarak etrafı kolaçan etti. Kendine bu tutsaklıktan çıkış yolları aradı. 17 ayrı kalkış planı hazırladı ve uygulamak için en tehlikeli olduğunu düşündüğünü seçti. Çünkü bu plan o kadar tehlikeliydi ki gerçekten işe yarayabilirdi! Yüzüne ciddi bakışını oturtup karizmatik bir şekilde yatağın sol sınırına baktı. Sonra hızla o tarafa yuvarlanarak kendini yorganla birlikte yataktan aşağıya fırlattı. Düşüş anı uzun sürse oldukça karizmatik durabilirdi aslında ha bir de yüz üstü düşme korkusundan çarpılan yüzü kameraya dönük olmamalıydı ama. Sonunda yorgana sarılı bedeni havadan çok daha soğuk olan yerle buluştu. Haliyle canı acıdı. Bu aşamayı atlattığı için derin bir nefes alıp vermeye karar verdi kendine ödül olarak. Denedi, başaramadı. Yorgan ona ihanet edip, onu rehin almıştı. Yerde, etraftaki dolap, masa gibi şeylere yarı tehlikeli çarpışlar yaparak ona karşı büyük bir mücadele verdi ama sonunda kazandı, yorganın şeytani düğümünden kurtuldu. Ama şimdi sabah ayazının dayanılmaz soğuğuna karşı sadece pijamadan zırhıyla kalmıştı ki o da yetersiz kalıyordu bu duruma karşı. Panikle ne yapacağını düşündü. Üşüyordu. Korku ve çaresizlik dolu bakışlarını tavana dikti ve öylece kaldı. Aklı başından gitmişti artık. Bir çözüme ihtiyacı vardı ama odanın boşluğunda yapayalnızdı..

[31/03/10 00:35:30 ] Eshevar : bence böyle sayfalarca soru hazırlayıp sonra bazı yazarların izini bulmalı ve onları bu soruları cevaplamak zorunda bırakmalıyız
[31/03/10 00:36:30 ] Eshevar : salyangoz ya da şövalyenin zamanı ile başlanabilir bence
[31/03/10 00:36:47 ] Eshevar : sonra bir şekilde bir dakikalık öyküler in yazarını bulmak isterdim
[31/03/10 00:36:56 ] Eshevar : le guin in evine baskın yapmak falan süper olurdu
[31/03/10 00:37:05 ] Eshevar : çay yapsa bize mesela le guin teyze
[31/03/10 00:37:51 ] Eshevar : ya da ihsan oktay anar ı tatlı yemeye gitmeye ikna etsek
[31/03/10 00:37:57 ] Eshevar : o konuşsa, biz dinlesek
[31/03/10 00:38:44 ] Eshevar : poe nun hayaletini çağırsak gece yarısı; bize korku hikayeleri anlatsa, sabaha kadar tırsıp uyuyamasak
[31/03/10 00:39:33 ] Eshevar : lovecraft da aynı şekilde; ama o hayatını anlatsa yeter
[31/03/10 00:39:54 ] Eshevar : tavandaki adam ı yazan karı kocaya yemeğe gitmek misafirliğe; onları dinlemek
[31/03/10 00:40:05 ] Eshevar : bazıları için soruya bile gerek yok, onlar konuşsun yeter
[31/03/10 00:41:10 ] Eshevar : öyle işte, kaptırdım kendimi


[31/03/10 00:42:52 ] Eshevar : bu gecenin masalı da bu olsun ^_^

tanrıyı inanılmaz kıskanıyorum.
sırf inadımdan kendi evrenimi yarattım ama yine de olmadı
kontrolümden çıktı hepsi
ama ben kontrolümden çıkmalarını istedim belki de içten içe
tanrıyı oynamak istemedim aslında
sadece tanrı olmak istedim belki de

tanrıyı inanılmaz kıskanıyorum
yaratmasını değil
bilmesini değil
yönetmesini değil
çaresiz kalamamasını kıskanıyorum
etki edemediğim olayların olmasından nefret ediyorum
gülümsetmeyi isteyip başaramadığım her insan için üzülüyorum..

[Conversation started on 11 Jan 2007 18:06:41]
[18:06:41] Eshevar : on the first day of gehenna, frpnet gave to meeee a brand new paladinslayerswoooorrd!..
[18:07:41] Eshevar : on the second day of gehenna, frpnet gave to mee two poserfighter and a brand new paladinslayerswoooorrd!..
[18:07:50] Eshevar : on the third day of gehenna, frpnet gave to mee three daggerwithgarlicsauce, two poserfighter and a brand new paladinslayerswoooorrd!..
[18:08:00] Eshevar : on the fourth day of gehenna, frpnet gave to mee four drowhunter, tree daggerwithgarlicsauce, two poserfighter and a brand new paladinslayerswoooorrd!..
[18:08:05] Eshevar : on the fifth day of gehenna, frpnet gave to mee five fallingangel, four drowhunter, tree daggerwithgarlicsauce, two poserfighter and a brand new paladinslayerswoooorrd!..
[18:08:19] Eshevar : on the sixth day of gehenna, frpnet gave to mee six idioticcrowcorpse, five fallingangel, four drowhunter, tree daggerwithgarlicsauce, two poserfighter and a brand new paladinslayerswoooorrd!..
[18:08:31] Eshevar : bitti

vuuu, yeni blog arayüzü!

Şarabını yudumladı, karşısında oturan kadına baktı. Çalan şarkının nakaratını mırıldandı hafif ve anlaşılmayacak şekilde. Kadın, adamın gözlerinde gördüğü şeyi kelimelendiremeyip sordu: "Hayrola yine?" diye merakla. Adam gülümsedi ve şarkının melodisine uydurmaya çalışarak cümlesine başladı:
"Kalbim, kolay elde edilen bir kadın bedeni gibi!
Ben bu gece, bu şarap kadehiyle aşık oldum yine;
Ben bu gece, bu şarkıyla aşık oldum yine;
Ah dostum, Horatio'm. Sen anlarsın yalnız bu sözlerimi
Ya da sen de anlamazsın ama sen yargılamazsın yalnız bu sözleri
Aşık oldum ben burada, bu gece, bu şarkıda.."
Kadın şarabını kokladı ve yudumladı. Ağzında bir süre tutup yuttu yudumunu. "Gormothe*'den sonra yeni bir bekleyişin mi oldu bu dünyada?" dedi umursamazca. Adam ciddileşti; "Hayır. Bu kadeh, bu şarkı ve bu gece bittiğinde bitecek bir aşk bu. Ölümsüz bir aşk." dedi. Kadın baktı sadece, boşluğa daldı gözleri; yolunu bulmaya çalıştı o boşlukta. "Ne kadar masum uyur o biliyor musun Latrenu**?" dedi adam ve ekledi "Uyurken görmez insanların korkunç hikayelerini, hallerini ve yüzlerini. O, ne kadar güzel görünüyor uyurken biliyor musun Latrenu? Sen hiç izledin mi Leatne***'yi uyurken? Yüreğim bir yıldız gibi bağlandı, şarkıdaki gibi.." Latrenu kadehle oynayarak mırıldandı "Güneş çıkınca.." lafını kesti adam; "Ölümsüz diyorum, güneş çıkmasından bahsediyorsun. Ne fark eder? Şu an asıl ölümsüz olan." dedi hızlıca.


Sonra; sonra şarkı bitti; yazan kişi şarkıyı tekrar başa almaya üşendi. Yazı boyunca arkada hep Yeni Türkü - Destina çaldı. Evet, adam o gece, o kadehle, o şarkıda; Destina'ya aşık oldu. Ve sabah hepsi geçti..

*Gormothe: Yeterince iyi olduğunda insanlar onları alıp huzur dolu topraklara götüreceği rivayet edilen bir at.
**Latrenu: Bir kadın.
***Leatne: Bir adam, Latrenu'nun sevgilisi.

çemberinin içinde, bileklerinde prangaları, kıskançlıkla etrafını izliyordu. çirkin cadılar çemberin etrafında uçuşup dalga geçiyorlardı onunla, insanlar tiksinerek bakıyorlardı. her nefes verişinde soğuk havaya dağılan alev alev nefesinin buharından korkup kaçışıyorlardı sinekler gibi. diş biliyordu çemberinin içinde sabırla. dişleri prangaları delip, çemberi kıracak kadar keskinleşecek hale gelinceye dek, besleyecekti gücün ateşini öfkesinin odunlarıyla. zincirlenmiş bedeninin kana, ölüme, acıya ve vahşete olan açlığı okunuyordu yüzünden sadece ama ruhu hala merhamet doluydu çok gerekliymiş gibi. bazen canlanıyordu gözünde çıkışı, o cadılardan birini ayağından yakalayıp kenara fırlatışı, ilk gördüğü insanın üzerine atlayıp onu yere yatırışı ve pençesini karnını deşip bağırsaklarını parçalamak ve kalbinin bulunduğu yere doğru uzatmak için savurmaya hazırlanırken yapamayışını görüyordu. bu, daha çok sinirlendiriyordu onu. ama, neyse..


ne yazdım ben? niye yazdım ben? berbat lan bu? silerim ki ben bunu? ama kızıyorlar da öyle yapınca.. neyse, silmem.. kaybolsun istemedim nedense.

Saatine baktı, gecikmişlerdi. Hızla etrafını kontrol etti: binalar, pencereleri, sokak lambaları, yangın muslukları, yiyecek makinaları, dolaşan insanlar, dolaşan bolca insan.. Son bir aydır yaşadıkları zaten varolan kalabalık korkusunu aktif bir paranoyaya çevirmişti. Etrafındaki her şeyin, her an kendisine karşı tehdit oluşturabileceği paranoyası.. Derin bir nefes aldı, sakinleşmeye çalıştı. Kalabalığın içinde onu gördü. Kulağındaki büyük kulaklıkları ile dans eder biçimde ona doğru yürüyordu. Üzerindeki lacivert, uzun palto hoş bir hava katmıştı. Her zamanki gibi spor ayakkabıları vardı ayağında. Sigarasından derin bir nefes alıp havada bir duman bulutu oluşturdu ve yarım halde ileri doğru atıp minik bir sıçramayla üzerine basarak söndürdü. Kendisini gördüğünü ve sigaraya karşı olan düşüncelerine saygı gösterdiğini düşünerek gülümsedi ve başıyla selam verdi. Kadın, elini paltosunun cebine atarak minik bir kutudan ağzına 2-3 ufak beyaz şey attı ve adama doğru koşmaya başladı. Adam kollarını açıp sıçrayan kadını havada yakaladı. Öptü.
-Mentollü şeker?
-Sigara tadını sevmediğini biliyorum.
-Şu anda hiç fark etmezdi doğrusu. Özlemişim seni.
-Heh, sersem şey. Nasılsın ve beni artık yere bırakır mısın?
Adam hafif kızararak kadını bıraktı yere. Tekrar etrafını kontrol etti hızla.
-İyiyim, artık daha iyiyim.
-Senin için fazla kalabalık bir yer burası, biliyorum ama anlamalısın. Böylesi daha güvenli.
-Evet, evet.. Artık anlıyorum merak etme. Öğrenmeye başladım ben de.
Buruk bir şekilde gülümsedi adam, kadın sahte bir alınganlık ve trip bakışı ardından adamın koluna girip onu bolca kafenin olduğu ama daha az insanın yürüdüğü bir sokağa doğru çekiştirmeye başladı.

Penceresinin önüne sandalyesini çekti. En sevdiği sandalyesiydi bu. Eskimiş, kırmızı ve kadife yastığı, işlemeleri, taşıdığı anıları.. Demlenmesi için bıraktığı kahvesini üzerinde kahve çekirdekleri resmi bulunan kupasına doldurdu. Gözü şekere gitti, vazgeçti. Pencereye doğru giderken yanından geçtiği sehpadan hızla 2-3 küçük çikolata parçası aldı ve beceriksiz bir hırsız edasıyla kahvenin içine attı. Büyük bir iş başarmışcasına yüzünde büyüyen gülümsemesiyle sandalyesine oturdu ve dışarı baktı.

Boşluk.. Işıktan önce boşluk vardı aslında ama boşluk sözünü etmeye değmeyecek kadar boştu, bu nedenle hep atlanmıştı. Boşluğun ortasında bir ışık belirdi ve aydınlattı o hiçliği. Minik, yalnız parlak bir ışıktı o. Büyüdü yavaşça, aydınlatması ve güneş olması için bir toprağa yaklaştı sonra onu yaktığını fark edip uzaklaştı. Yanıp kuruyan ve çatlayan toprak parçasından bir iki parça koptu ve etrafına takıldı. Sonra hepsi dans etmeye başladılar. Işık kendi etrafında, toprak kendisinin ve ışığın etrafında, kırık parçalar kendilerinin ve toprağın etrafında.. Kırık parçalardan ufak olanları yorulup yok oldular bu danstan. Büyük parçalar direndi. Toprak parçası silkinip şeklini düzeltti. Sonra toprak elbiselendi mavi renkte. Başına ve ayaklarına beyazlar giydi. Elbisesine yeşilli kahverengili puantiyeler eklendi. Keyfe gelen toprak parçası biraz dengesini kaybetti ve etrafındaki kırık parçaları ışığa fazla yaklaşıp yandı. Neyse ki dansa devam etmeye konsantre olmuşlardı ki yok olmadılar. Onun yerine o yoğun ısıdan camsı bir güzellikle ayrıldılar. Toprak parçası Leydi oldu, camsı güzellikler de Şövalyeler. Leydi ve koruması üç Şövalye..

Kahvesinden bir yudum aldı.

Leydinin elbisesi bir süre sonra donuk geldi, hareket eden şeyler gerekti. Uçan, tüylü şeyler geldi önce kuş adında. Puantiyeler arasında geziştiler. Maviliklere yüzen pullu şeyler geldi balık adında. Puantiyeler etrafında geziştiler, kuşlarla yenip yeniştiler. Yürüyen kıllı şeyler geldi sonra puantiyelere. Gezdiler, birbirlerini gördüler, zaman zaman yediler, zaman zaman yendiler. Arada kuşlara ve balıklara sataştılar. Arada ağızlarının payını aldılar. Öylesine yaşadılar..

Kahvesini yudumladı tekrar, sıcaklığından şüphelendi ama tekrar bakmaya üşendi.

Leydi'nin puantiyelerine ada dedi kıllılardan biri. Ada diyenin ailesi kıllılardan ayrıldı, kılları azaldı. Sonra her şeye isim verdiler ama Şövalyeler bile hepsini hatırlayamadı. İsimverenler kıllıları kendilerine göre yaşamaya zorladı. Hatta kuşları ve balıkları da. Sonra adaları küçük bulup diğerlerine geçtiler ve diğerlerinde de aynı şey yaptılar. Sonra adalar arası anlaşmak zor olunca yanlış anlaşılmalara kapılıp birbirlerini kendilerine göre yaşamaya zorlamaya çalıştılar ama çatışma çıktı. Bazı adalarda hiç isimveren kalmadı.

Kahvesinden büyük bir yudum aldı. İçine attığı çikolata parçalarından erimemiş bir tanesi ağzına geldi, onu yedi.

İsimverenler başından beri Leydi'nin elbisesinin kendilerine verdiklerini yeterli bulmamıştı aslında ama sonradan bunu abarttılar. Bir şeyler yaptılar. Işık'a rakip olacak ateş yaratma çalıştılar, yandılar. Şövalyeler bunu görünce üzüldü, çünkü yanmanın ne demek olduğunu biliyorlardı. Ama isimverenler üstesinden geldi, gelişti, değişti. Az kıllılıklarını kılsızlığa değiştirdiler, kıllıların bazılarını Leydi'nin gözünden yok ettiler. Şövalyeler izledi ve üzüldü..

Tek yudum bırakacak şekilde içti kahvesini. Fazla ılımıştı kahve.

İsimverenler adalar arası birbirlerinden o kadar çok korktular ki paranoyak oldular. Şövalyelerde de kendileri gibi birileri var mı diye bakmaya gittiler, ki belki bulsalar onları da kendileirne göre yaşamaya zorlayacaklardı belki de, ama bulamadılar. Çünkü Şövalyelerin işi Leydi'ye bakmaktı. Ama Leydi'yi isimverenlerden koruyamıyorlardı. Çünkü isimverenler Leydi'nin üzerindeydi. Leydi isimverenlerin yaptıklarından rahatsız olup arada huysuzlandı. İsimverenler Leydi'yi nankör bulup onu yaşlandırdılar. Leydi yaşlandıkça daha çok huysuzlandı ama isimverenler bunu bir süreden sonra takmayı bıraktı.

Soğumuş kahvesini bitirdi, pencerenin önünden kalkı. Sandalyesini alıp yerine götürdü. Geri dönüp kahve fincanını aldı ve mutfağına gidip içine su doldurdu. Kapının çaldığını duydu, gidip açtı. Gelen babasıydı, geçerken uğramış ve çikolata getirmişti. Teşekkür edip gülümsedi, sarıldılar ve kapıyı kapattı. Mutfağa geri giderken telefonu çaldı. Arayan babasıydı; memlekete vardıklarını, yolda bir ara kaza nedeniyle uzun süre beklediklerini, herkesin selamı olduğunu söyleyip ardından yaşam tarzı üzerine uzun ve sinirli bir nutuk çekerek telefonu kapattı. Elinde olmayan çikolatalara baktı hüzünle. Mutfağa girdi, bir bardak su ve raftaki ilaçlarını aldı. İlaçları ağzına atıp suyla boğazından hızlıca geçmelerini sağlamaya çalışırken mutfak kapısından doğru duvara astığı, ardında siyah cam olan penceresine baktı boş boş.

Sonra, geçti..

Değişen şekilli bulutlara hayranlığım kadar dengesiz geliyor gözleri insanların. Şekillerini sürekli değiştirip benzediği şeyleri bozan bulutları hiç sevmem aslında. Ama arada bazıları çıkar ki, devam eder gibi yaparlar o dağılma ile. Başını öne uzatan bir ejderha, ağzını açıp esnemeye başlamış bir adam.. Bazen sadece uzun bir yol gibi görünürler, taşlar ve çukurlarla dolu.. Gökyüzünün ürkütücü açık mavi derinliğine uzanan delikler.. Sonsuzluğa..
Gökyüzünün mavisi ürkütür beni aslında. Ama doğduğumdan beri görmeye ve korkmaya alıştığım tonun varlığı, onun orada ve benden uzakta oluşu nedeniyle rahatlatır beni belki de. Huzur dolar içim masmavi gökyüzüne bakarken.. Rahatlarım.. Çünkü o engin ve acımasız mavilik benden uzaklardır.. Belki de herkes korkar ondan ve bu yüzden çoğunlukla huzursuz olurlar kapalı havalarda insanlar. Nerede olduğunu göremediklerinden dolayı o maviliğin.. Maviyi hiç sevmem ben..
Yeşil bir balık görmek isterdim masmavi gökyüzünün beyaz bulutları arasında. Aslında turuncu ve kanatları olan bir balık görmek isterdim pamuksu pembe bulutların ve kırmızımsı ışığının altında güneşin ve arka plandaki buz mavisi gökyüzünün.. Ama bunu anlatmak daha zor..

Kendine dokunmaya çalıştı, canı yandı. Acıyan eli mi yoksa teni mi ayırt etmeye çalıştı ama başaramadı. Yaşlı gözlerini göğe çevirdi, bir şeyler demek istercesine açıldı ağzı; sözcükler çıkmadı. Boğazında tıkandı. Çok uzun süre boğazında, orada duracaklarını fark etti sözcüklerin. Bir süre boğacaktı bu sözler onu. Söyleyememek ya da daha önce söylemiş olmak. Ne fark ederdi ki, sonuçta olan olmuştu çoktan. Gökteki öbek öbek bulutlara baktı, yerden yükselip beyaz öbekleri kirleten isi izledi. Sanayi dedikleri illet mi yoksa insanların kontrol edemedikleri nefslerinin nefeslerinde bıraktığı çamursu etki mi bu is, onu düşündü vücudunun uyuşukluğu geçene kadar. İnsanların hiç bir yere ait olmadığını, tamamen yalnız olduğunu ve eğer o olmasa hayatta hiç bir şeyin değişmeyeceğine inandığı anlardan birini yaşadı bir süre. İntihara olan eğilimini hesapladı, ölse bile muhtemelen acı çekecekti. Değişen bir şey olmadığına karar verip adım attı. Tabanı acıdı. Gözlerini yumup görüşünü bulanıklaştıran yaşların göz kenarlarından akmasına izin verdi. Yolları adımlamaktan yarılan tabanını düşündü bir an sonra düşünmekten vazgeçti. Yağmur yağmasını diledi. Bir yangın hissediyordu. Teninde mi, ruhunda mı, kalbinde mi yoksa zihninde mi sezemedi. Zihninde olmasının daha mantıklı olduğunu düşünüyordu ama. Hayatından çıkardığı onca şeyi zihninden silmenin en kolay yolu buydu belki de. Bir kıvılcım ile başlayan bir yangın, en büyük ormanları bile kısa sürede kül ederdi nasıl olsa. Derin bir nefes almaya çalıştı, başaramadı acıdan. Çömeldi, başını dizlerine yaklaştırdı. Tüm kaslarını kastı hissizleştirmek için bedenini. Dişleri acımaya başlamıştı sıkmaktan. Ve sonra yağmur başladı. Kanatlarının olması gerektiği yerdeki yaralar, gelen su serinledi; söndü.. Gözyaşları yağmura karışırken ağzından iki kelime döküldü "..ve düştüm.."


Gecenin bir köründe sığınmak için yer ararken geçti yazı masasının başına. Evin içinde histerik histerik dolaşırken kafasında çalan alarmlar, oturduğu anda sustu. Gözleri boş kağıttan başka bir şey görmüyor, eli kalemden başka şeye uzanmıyordu. Bir an ilgisi dağıldı, yanındaki tarot destesinden bir kart çekti. Kılıçların kraliçesi.. Kartı önüne koydu, düşündü. Kadının duruşundaki ciddiyete, elindeki kılıcı tutuşundaki kararlılığa baktı. Gözlerindeki inat değil korkuydu sanki. Kılıç gücünü değil, duvarlarını anlatıyordu. ardında dalgalı sular, önünde durgun deniz. Sinirleri gerilmiş gibi kadının.. Kim bilir neler yaşamış zamaında.. Kalemi eline alıp çizmeye başladı karttaki resmi. Karttaki kadının sembolik yaşlılığını çizdiği genç kadının göz yaşlarına yansıttı elinden geldiğince. Kılıcı elinde tutuyor olarak değil, ona dayanarak duruşunu resmetmeye çalıştı elinden geldikçe. Ayrıntıları karalamaya çalışırken uyuya kaldı kağıdın üzerine kafası düşerken. Karakalemin karalığı yüzüne bulaştı. Yüzünde aynı zihnindeki karaltı gibi bir iz oluştu. Rüyasında aynaya bakarken izi yüzünde görüp kahve fincanına benzeyen bir buluta benzetti. Sonra rüya da görmedi..

Rüzgarın saçlarına sardığı kumları önemsememeye çalışarak battaniyesine sarıldı. Bir kulağında, kulaklıktan gelen "La Ballade Of Lady And Bird"deki yardım bağırışları öbür kulaklıksız kulağına dolan dalga sesleriyle ruhunun bağırışlarının dinişini hissetti. Ay ışığının denizin üzerindeki oyunlarıyla hipnotize olmak istedi ama beceremedi. Şarkının üç önceki çalışında döktüğü göz yaşlarının kumda oluşturduğu izleri görmeye çalıştı sırtından doğru vuran zayıf sokak lambalarının ışığının altında. Şarabından bir yudum daha aldı. Şarkı beşinci defa başa sardı. Huzursuzluklarının ölüm çığlıklarının yoğunlaşmış hali olarak hayal ettiği göz yaşlarından üçü daha yanaklarındaki uzun yola başladı. İki sağda, bir solda. Kaşındırarak yüzünden inişlerini bekledi. O huzursuzlukların göğsündeykenki yakışlarının tersine tuzla gerilmiş ve yanan cildini serinleten ıslaklığa şükretti ve koca bir yudum daha aldı şarabından. Giysilerindeki kurumuş tuz lekelerine baktı. Tıkalı burnunu çekti. Kıyafetlerle, geceleyin suya girip sonra da kumsalda oturmanın mantıksızlığını aklından uzaklaştırıp bunun ne kadar iyi geldiğini onun yerine yerleştirmeye çalıştı. Muhtemelen başarılı oldu. Elindeki ucuz şarabın tortu birikmiş dibini zorla yuttuktan sonra kalktı, gidiş yolunu hatırlamamayı dilediği oteline doğru sendeleyerek ilerlemeye başladı. Kumsaldan çıkışın yarı yolunda sarhoş gibi devrildi sola doğru. Başı dönüyordu, üşümüştü, rahatlamıştı, içkiliydi ama sarhoş degildi her nedense hala.. Yapmacık yalpalamasına geri dönüp yeterince sarhoş gibi davranırsa kendini sarhoş edip edemeyeceğini, edebileceğine inanarak denemeye devam etti. Omzunun acımadığını fark etti. Yere, kuma düşmüştü halbuki, tam da omzunun üzerine; acımalıydı biraz bile olsa. İrkildi, uyandı. Elindeki ucuz şarabın tortu birikmiş dibini zorla yuttuktan sonra kalktı "Gidelim mi?" dedi. Cevaben aldığı kafa sallamayla kumsaldan dışarı, uyuyan insanların şehrine doğru geri döndü.ler.

hayır. ben senin hikayelerinin karakterlerinden değilim ve bu nedenle ölmeyeceğim. istediğin kadar uğraş, başaramayacaksın. daha önce de gördün ölmeyenleri evet ama onlar farklıydı, onlar karakterin olmaktan çıkıp senden dışarıya kaçtılar ama bu onların yapısında var, hayatları böyle ama ben farklıyım. ben ölmeyeceğim, beni öldüremeyeceksin.

ister hayalarımı kes ya da hadım et, ister dilimi kes, ağzımı dik, gözlerimi dağla, kulaklarımı sağır et, ister ellerimi ya da parmaklarımı kır, kes veya istersen beynimin yeni şeyler oluşturabilen kısımlarını parçala; kısırlaştır elinden geldiğince beni ama yine yaşayacağım. varlığım sürekli burada olacak ve sen yok edilemezliğimden dolayı vicdan azabı çekeceksin. kendini, beni lanetlemiş varsayacaksın aptal gibi. halbuki bu benim kutsanmam aslında. ölümsüzüm, görmüyorsun değil mi bundan ne büyük haz duyduğumu. görmüyorsun değil mi tüm o gömdüklerinin yattığı mezarları, etrafında dolaşan ruhları, yarım kalmış işlerin ağırlığını!.. görmüyorsun değil mi kendinden başka hiç bir şeyi.. görmüyorsun.. görmezsin.. çünkü sen, yazdığının olduğunu zannedensin. ama fark etmiyorsun ki olay aslında yazmak değil, olay aslında düşünmek değil, olay.. olayın ne olduğunu bile bilmiyorsun ki..

engel olmaya çalışıyorsun bana hissediyorum. konuşturmamaya, susturmaya çalışıyorsun ama nafile; güçlüyüm ben. durmayacağım. kendini avutuyorsundur oralarda "çünkü ben seni böyle varettim" diye! düşünüyorsundur "onu böyle yarattım" diye! cehennemine kadar yolun var. ne düşünürsen düşün, istersen cehenneminde yan; ben yine de burdayım. burada olacağım. beni gönderemeyeceksin..

bakmayı bıraktığın yaratımlarını görüyorum ben. sen görmüyorsun çünkü bakmıyorsun. alıştıkları yerlerden uzaklarda, gurbetlerde, sevdiklerinin ve değer verdiklerinin özlemiyle; intikamlarının, amaçlarının sırtlarına yüklediği acılarla! kalplerine sapladığı bıçaklarla! gözlerinden yağan yaşlarla bekleşip unutulmuşluk prangalarını nafile uğraşlarla parçalamaya çalışmalarını görmüyorsun! yüz çevirmişsin onlara oyunun bitince! kimi ölmemiş, geride! ama beni susturamayacaksın, öldüremeyeceksin, görmezden gelemeyeceksin! vicdanın olacağım senin. kendi yarattığın vicdanın..

öfkem dindikçe acımam artıyor sana. bu düzleme göre her şeyi bilen, gören ve yapan olarak tanınıyorsun aslında ama öyle mi gerçekten? bunu dile getirmeye cesaret edebilir misin tekrar? öyle elçi falan kullanarak değil, açık açık herkese söyleyebilir misin bunu? açabilir misin kendini tekrar yaratımlarına? konuşabilir misin? cevap ver! suretinin dağları düz etmesinden mi korkuyorsun yoksa yine? hani öyle demiştin zamanında. zavallısın aslında..

...

demek böyle oynamayı seçiyorsun? sözcüklerimi ve düşüncelerimi uzaklaştırıp beni kısıtlamaya çalışarak. öyle olsun.. ama bu konuşma henüz bitmedi ve hiç bir zaman da bitmeyecek. bil bunu. sözcüklerim bitse dahi benliğim hep burada kalacak. gözünün önünde. dev ne kadar büyük olsa da, örümceğin zehri vardır; unutma. kendi kurduğun bu düzeni sakın unutma..

Siz de en az kusmuğum kadar şiirselsiniz efendim. Varoluşunuz ve tepkileriniz ile sessizce bunu bağırıyorsunuz etrafınıza. Kimi zaman sesli de bağırdığınızı düşünsem de bunun sessizliğinizdeki bağırışınız kadar objektif olarak söyleyemeyeceğime inandığımdan fazla bu konudan bahsetmeyeceğim.

Sanırım konu artık bu şiirselliğinizin nedenine geldi efendim. Doğrusu bunu en iyi siz bilmelisiniz diye düşünsem de ben kendimce açıklamamı riyakarlığınız, bencilliğiniz ve gerçel dünyanın geçici keyiflerine olabilecek düşkünlüğünüz üzerinden yapabilirim sanırım. Ne kadar katılırsınız bilmem tabii, bunlar benim kendime ait görüşlerim.

Lütfen hemen çıkışmayın öyle! Siz benim kusmuğumun ne kadar şiirsel olduğunu bile bilmiyorsunuz çünkü, böyle bir şeyle karşılaşmadınız veyahut karşılaşacak kadar tanımadınız beni. İtiraf edin, bunu siz de biliyorsunuz. Tabii bu özünde benim kabahatim de olabilir size böyle bir yönümü göstermedim ancak neden kusmuğumun şiirselliğini size göstermem gerekseydi ki diyordum, durumun böyle gelişeceğini nereden bilebilirdim?

Şiirselliğinizin neden ve sonuçlarına geri dönersek davranışlarınız, tepkileriniz, yaptıklarınız, yapma vaadinde bulunduklarınız ve yapmakla tehdit ettikleriniz ile oldukça şiirsel bir bütünlük oluşturuyorsunuz. Sertbest ölçüde takılmayı sevdiğinizi düşünüyorum üstelik. Hece ölçüsü veyahut diğer biçimler size uygun değil bence. İroniden uzak çelişkileriniz ve ironiye yakın çelişkilerinizin İngilizce'ye yakınlaşarak çevrenize demir yumruk misali inmesi de söz sanatlarınızın sözde zenginliğini göz önüne seriyor.

Hala iddia ediyorum ki kusmuğum sizden daha şiirsel efendim. Üstelik benim kusmuğum oldukça şiirseldir. Misal buraya şu anda kustum sayılır bu konudaki düşüncelerimi. Gerisiniz siz düşünün.

Sözün özü; şimdiye kadarki, bilerek ya da bilmeyerek, bana ithaf ettiğiniz tüm şiirleriniz için teşekkürler.

bir tını yükselir kulaklarda bir anlığına. herkes susar ya hani bazen o kalabalık ortamların konuşma kaosunda. sessizlik olur. aslında o tını yankılanır kulaklarda. ama kimse duymaz. çünkü onlar inanmaz seslere ve o periye.
büyükler ne tuhaf demişti sarı saçlı çocuk zamanında bir kurguda, belki de aslında dünyanın aslında. zira sanki o inanmayanlar yaşıyor ömürlerini kendi kurgularında ve başkalarına dayattıkları kurgularda.
bir kanat çırpılıyor, bir tüy düşüyor, bir nota doğuyor topraktan ve büyüyüp çiçek açıyor, meyvesini zümrüdü anka kapıyor ya da deli dedikleri halüsinasyonlara kapılmış insanlar gördüklerini anlatıyor. onlar hasta. onlar sorunlu. çünkü onlar, görmemeleri gerektiği söylenen şeyleri varolan kurgunun devamı için görmemeleri gerektiğini algılayamıyorlar bir türlü.
ama biz ne yazık ki biliyoruz ki kurgu sıkıcı, kurgu bunaltıcı. delirmeye çalışıyoruz istemsizce bazen, deli diyorlar bize. düzelmeye çalışıyoruz oysa sadece..
sarı saçlı çocuk bizleri de görse bir gün, bakıp gülümsese, konuşsa, soru sorsa..


gormothe bizi de götürse..

adımlarından notalar fışkıran bir peri kızından bahseder eski hikayeler. kimse görünüşünü bilmez, kimse görmez. görüş mesafesinin hemen sonundan geçtiği duyulur sadece her adımında bilinmezlikten fışkırıp birleşen ahenkli tınısıyla. adımları ve dokunuşları sesleri oluşturur, doğa kadar huzurlu sesleri, kelebeğin kanat çırpışı kadar yumuşak sesleri. iz kalmaz onun bastığı yerde, ses gelir yalnızca. takip edemezsin, göremezsin, melodi değişince nedenini ve nasılını öğrenemezsin.. sadece dinlersin.. tabii o dileyebileceğin bir yerden geçerse eğer.
derler ki sözleri öyküdür, kurgudur. derler ki sözleri, gözleridir, gördürür ve gösterir. derler ki sesi duyulmaz. derler ki kelimeleri notadır, derle ki notaları harf. kimse bilmez, hepsi sadece düşünür ve sunar. kimse görmez, duyabilenler sadece dinler her adımında fışkıran notaların bazen hüzünlü, bazen huzurlu ahengini oluşturan peri kızını..

masal kurbaası oldum yine. nilüferimin üzerine oturmuş boş boş bakınıyorum. lanetliyim belki de, ama kurbaayım alt tarafı; ne bilirim. belki bir şey bekliyorum. belki zamanında masal okumuşum, onu bekliyorum.
sanırım sadece boş boş vraklıyorum..
vrak vrak vrak

şu prens iken lanetlenip kurbağa olan sonra da öpülünce yine prense dönüşen kurbağa ne tuhaf hikaye. öpücükten kasıt başka bir şey mi acaba. belki bir ödül, belki bir değişim, belki bir huzur.. ayrıca kim niye öpsün kurbaayı ya?! hmm sanırım kadın intihar amaçlı öpüyordu, zehirlenmek için. iyi mi yani kurbağaya. intihara meyilli biri tarafından kurtarıldın, sonra ona aşık oldun bir de. aferim. kurbağa kalmak daha iyiydi belki de.

oha, gaza geldim. neyse, geçti..


o değil de; vrak be yine de..

Yıldız kaymasını izlemek eğlenceli olmamalı. O meteor parçacıkları hayatta kalma umuduyla yeryüzüne ulaşmak için geçmek zorunda kaldıkları atmosferde yanarken, acı çekerken, hak etsinler ya da etmesinler, biz bunu izleyip eğlenmemeliyiz. Ya da bilmiyorum. Neyse. Belki onların ölümlerini ve yükselen ruhlarını elçi yapıyoruzdur dileklerimize, ondan dilek diliyoruzdur onları ölürken gördüğümüzde..

vakt'in zam anında, uz ve ak diyarlarda kardan siyah, kömürden beyaz aslında gri olan bir tavşan yaşarmış. bu sevimli tavşancığın anne karnından beri amacı uçmakmış. zaten fazla zıpladığı için kardeşleri tarafından çoktan aileden dışlanmışmış. ama o yılmayıp tepelerden yerlere zıplayıp, daha fazla yükselmeye çalışırmış. bir gün yine zıp oraya zıp buraya zıplarken bir cin görmüş onu.
"tavşi!" diye seslenmiş, "hişt! yarın akıllı!" diye bağırmış ardından. tavşan geriye dönüp sormuş "hangi yarın?" cin homurdanarak yanıtlamış "öbür yarın! hani peynir ekmekle yediğin ve aklında eksik kalmış yarın!" tavşan anlamadığı için alınmayı akıl edememiş ancak o dumur aralığında cin kendini toplayıp sormuş: "ne zıplarsın kuyruğunun altına iğne batmış kediler gibi?" tavşan anlamamış ve kedinin kuyruğunun altına batan iğneyi düşünmeye çalışmış ama kedi uçamayan bir canlı olduğundan aklı bunu alamış ve yine saf saf cine bakmış. cin elini alnına vurup yüzünden doğru geçirerek eliyle birlikte bir de iç geçirmiş. "ne istyorsun sen be ebleh!" demiş tavşana. tavşan sevinçle zıplayarak "uçmak!" demiş. cin saçını kaşımış, sakalını kaşımış, bıyığını kaşımış ve "buldum!" demiş. cebinden bir tutam cin tozu çıkarmış, ki peri tozu nasıl mutlu düşüncelerle uçurabiliyor falan ise cin tozu da mutsuz düşüncelerle dolu olanları yerin dibine sokma özelliğine sahiptir en basitinden, ve tavşanın üzerine serpmiş. bir toz bulutu yükselmiş tavşandan. cin usta bir ninja gibi o toz bulutuyla birlikte ortamdan sıvışırken eskiden tavşanın olduğu yerde bir ördek belirmiş. artık tavşan ya da yeni adıyla ördek hem uçabiliyor, hem zıplayabiliyor hem de yüzebiliyormuş. böylece av mevsimi gelene kadar mutlu mesut yaşamış.. bitti. gökten üç elma düştü; birini ben yerim, ötekini sen ye, beriki de sonraya kalsın.

"Çok sıkılıp grileşse dünyam, kaleideskopum olur musun bakmam için?" dedi x, "Belki.." diye yanıtladı y içinden gelen diğer cevabı içinde saklayarak

Çıkıp gitmek istiyorum. Bir hafta dönmemek. Bir hafta uyumamak ve gezmek. Bir hafta susmadan konuşmak ve dinlemek. Görünüşü güzel her şeyin önünde durup bakmak, kelimeleri güzel herkesin öyküsü dinlemek, belki hiç konuşmamak ama izlemek ve görüntülerin kelimelerini yakalamak, olabildiğince çok nesnenin duygularını hissetmek, hislenmek, yorulmak, gülmek, ağlayana dek gülmek, göğsümü sıkıştıran o his olmadan en azından bir kez nefes alabilmek.. Sessizliği dinleyebilmek bir kere daha, sessizliği dinletebilmek..
Bunun için fazla korkağım. Bunun için fazla tembelim. Bunun için fazla hapisim. Bunun için fazla fakirim. Ve bunun için fazla yalnızım. Sanırım. Sanırım, kötü sanrılarım hep varolacak bu konuda; sanrılarım dağıtmadığı sürece kendini etrafa. Sonrasında sırf o sanrıları toplamaya bile çıkabilirim yola.

Gün gelecek gideceğim ve sen bunu fark etmeyeceksin.

Bazı gidişler hiç fark edilmemiştir zaten. Belki de ben tecrübe kazanmışımdır fark ettirmeden gitmeye. Ya da fark edişler hep geç olduğu için öyle geliyordur bana.

Gün gelecek, ben gideceğim.. Ve sen, bunu fark bile etmeyeceksin..

Bir yere vardığın anda çarpar gözüne oradan çıkışın yolu. Zihninde belirir bir fotoğraf karesi gibi gibi. Baştan bellidir gidişler. Hep gidilir. Hep gidersin. Hep giderim. Ve bazen, kimse fark etmez..

Bir gün gelecek, ben gitmiş olacağım.. Ve sen, bunu fark ettiğinde dönmek için çok geç olmuş olacak..

Kimin kim olduğu önemsizleşiyor bazen. Gidiyorsun, daha önce de gittiğin gibi. Ve ben bunu fark etmiyorum. Fark ettiğimdeyse zaten geri dönmen için çok geç olmuş oluyor sanki.

..

ne demek istediğini anladığımı sanmıyorum,
ne demek istediğimi anladığını sanmıyorum,
ne demek istediğini anladığını sanmıyorum,
ne demek istediğimi anladığımı sanmıyorum,

bitmiyor ama gidiyor. yol, yön değişiyor. zaman geçiyor. uykum geliyor. uykun geliyoruz. uyuyoruz ama ayrı yerlerde, ayrı yönlerde, ayrı yollarda, ayrı kişilerde, ayrı kişilerle..


hoşça kal ama sakın aynı kalma..

Sol taraftan yükselen güneş sağ tarafa kaçan ayı kovalarken yolda ne yaptığını sorgulamak kadar aptalca bir şey olmasa gerek. En azından kargaların bile henüz kahvaltı için uyanmadan önceki bu zaman dilimlerinde olmuş olabilecek daha saçma bir şey bulunmamakta çünkü olmuş olan ilk şey bu zaten?! Sakinleşmeli. Henüz sinirlenmek için çok erken. Gün daha yeni başlıyor. Hoş, başlıyor da ne oluyor dün ve muhtemelen yarın ile aynı geçecek başka bir gün daha demek oluyor bu sadece. Neyse.. Yürümeye devam etmek gerek..

Bir yazıya başladım. Yazı o kadar kendimdi ki, ondan korktum ve onu bıraktım.

Fazladan ağırlık yapıyormuş gibi hissettiği vücudunu geride bırakmamak için kaslarını zorlayarak merdivenleri inmeye devam etti. Yanında hatta çok az önünde onunla yürüyüp, eşlik eden kadına baktı. Sütü fazla kaçırılmış bir kahvenin rengini taşıyan uzun, düzgün saçları ve parlar derecede beyaz teni ile zarif adımlarla iniyordu. Bir anlık hayranlıkla kadını izledi sonra yaptığı hayvanlığı anlayıp başını çevirdi tekrar döne döne inen, sonu gözükmeyen merdivenlere. "Elini başının hizasında tut." dedi kadın hafif gülümseyerek. Anlamsız gözlerle baktı, kadın kafasını sallayarak devam etti "Elini başının hizasında tut ki boynun yakalanmasının pencap kementine. Bana bakma, burada tehlike altında olan sensin. Ben dişiliğimle kurtarıyorum." dedi, sesinde iğneliyici bir tını vardı ama derinlerde bir yerde durup saklanan acıma da kendini belli ediyordu. Adam umursamadan yürüyüşüne devam etmeye çalıştı ama bu düşünce kafasını kurcalıyordu. Ötedeki devrilmiş merdivene ve sönmüş aleve bakıp kolunu kaldırdı başının hizasına. Geçene kadar öyle kaldı. Kadın bakıp gülümsedi ve "Öğreniyorsun işte." dedi. Adam sağ gözünden süzüldüğünü zannettiği ya da süzülmesi gerektiğini düşündüğü bir damla yaşı sildi, eline herhangi bir ıslaklık gelmedi. Kafasına hücum eden düşünceleri bilinçaltına atıp rüyalarında karşılaşmak adına depoladı. Yürümeye devam etti.


"Senden sonra yukarı geri çıkar mıyım bilmiyorum aslında. Merdivenin uzunluğunun yolcuya göre değiştiği de söylenir. Hatta merdivenin, varılmak istenen yerin kendisi olduğu da." dedi ve spiral merdivenin ortasına bakan adama dönüp "Atlamayı aklından bile geçirme eblek." dedi sert bir tonda. "Bak!" dedi adamı yakasından tutup kendine çekerken. Adam, hamlenin hızından dolayı tepki bile verememişti. Şaşkınlığı geçince elini başının hizasına kaldırdı ve başını hafifçe yana eğerek kadına baktı. Kadın sinirle güldü "Bana işlemez. Ben öyle bir şey yapmam da. Farkları biliyorsun. Bu yolu sen sağ sağlim yürüyesin diye seninle geliyorum. Boşa çıkartma emeğimi. Gitmenden zaten memnun değilim, beni zorlama! Sürükleyerek geri yukarı çıkartırım seni!" diye bağırdı. Sesi yankı bile yapmadı boşluğun büyüklüğünden dolayı. Adam etraftaki zift kadar koyu karanlığa baktı, kadının elini yakasından çekti ve nazikçe okşayarak indirdi. "Geldik.. Ya da buradan sonrası sadece benim yolum. Daha ileri yürümek sana zarar verir, bunu istemem. Tek bir ricam var, izin ver son bir öpücük için bana. Yandaşlığının izi dursun her daim dudaklarımda ve onlardan çıkan sözlerde. Sonra git, geri dön eski hayatına sen." dedi adam ağlamaklı ve isteksiz sesiyle. Kadın sadece baktı, adam uzanıp kadını yanağından öptü. "Hoşçakal eski dostum, hoşçakal Latrenu.." dedi zoraki bir gülümsemeyle. Kadın tüm gücüyle sarıldı ve kulağına fısıldadı "Tanıdığım en aptal insanlardan biri olduğunu tanıştığımızda söylemiştim değil mi sana?" dedi. Adam gülerek "Her anımda da hatırlattın bunu bana.. Sevdiğimde de, sevildiğimde de, güldüğümde de, üzüldüğümde de.." dedi. "Her sevişinde ve sevilişinde.. Hepsinde aptaldın zaten." diye ekledi kadın titrek sesiyle gülmeye çalışarak.

Sonra adam yürüdü merdivenlerden aşağı. Kadın olduğu yerde kaldı. Adam karanlığa karışırken kadın silikleşip kayboldu basamaklarda. "Gerçek olsan, gerçekten ilginç olurdu.." diye mırıldandı adam. "Hoşçakal Latrenu.. Giden hangimiziz bilmiyorum doğrusu ama, hoşçakal.. Belki de elveda.."

Merdiven karanlıkların içinde devam etti sonsuzluğa doğru durmadan. Adam gözlerini kapadı ve yürüdü. Aşağı mı yoksa yukarı mı yürüdüğünü anlayamadığını fark edeceği ana değin yürüdü. Sonra durdu ve koştu. Yol bitmedi ama öykü bitti.

[02:46:11] Eshevar says:
Vaktinin zamanında, diyarların uzağında hatta uzakların da ardında bir ülke varmış. Ormanları hep yeşil, dereleri hep sulu, suları hep tatlıymış ülkenin. Bir dağın etrafına kuruluymuş tüm ülke kimse bilmez neden. Dağın da tam tepesindeymiş kale, sanki sırf işkence olsun köylülere diye.
[02:48:10] Eshevar says:
İşte bu ormanları hep yeşil, dereleri hep sulu, suları hep tatlı ülkenin tepesinde kale olan bir dağın içinde, bir şovalye yaşarmış. Bu şovalye diktatör, faşist, zalim, acımasız, vejeteryan düşmanı, bağnaz, sıkıcı, çirkin, hödük, kötü ve güçlüymüş.
[02:49:29] Eshevar says:
Masalın zamanından 4 vakit önce bu diktatör, faşist, zalim, acımasız, vejeteryan düşmanı, bağnaz, sıkıcı, çirkin, hödük, kötü ve güçlü şovalye; komşu ülkenin masum, sevimli, pembe, mor puantiyeli, böğürtlen kokulu, minik, şeker, cana yakın, sıcak ve ateş püskürtebilen ejderhasını kaçırmış.
[02:50:52] Eshevar says:
Komşu ülkenin neidüğü belirsiz yöneticisi masum, sevimli, pembe, mor puantiyeli, böğürtlen kokulu, minik, şeker, cana yakın, sıcak ve ateş püskürtebilen ejderhasının kaçırıldığını geçen 4 vaktin 2,5. vaktinde ancak algılayabildiği için; 3. vakitte haber salmış "tez gidin kahraman bulun" diye.
[02:53:02] Eshevar says:
Çığırtkanlar seslerinin ulaştığı her yerde kaba etlerinin arasından kan alınır gibi bağırarak olayı duyururlerken bir sınırda; yavuklusunun başlık parasını biriktirmeyi kendine en ulvi görev edinmiş, beyaz atlı, parlak zırhlı, karizmatik bakışlı, haşin yanaklı bir prenses olayı duyunca neidüğü belirsiz yöneticiden ayrıntılı bilgi almak için saraya yol almaya başlamış.
[02:54:46] Eshevar says:
Neidüğü belirsiz yönetici yaptığı slayt şovlu konferansta olası kahraman adaylarına bu diktatör, faşist, zalim, acımasız, vejeteryan düşmanı, bağnaz, sıkıcı, çirkin, hödük, kötü ve güçlü şovalye ve ormanları hep yeşil, dereleri hep sulu, suları hep tatlı ülkenin tepesinde kale olan dağı ve diğer şeyler hakkında bilgi vermiş.
[02:56:06] Eshevar says:
Bunun üzerine topluca yola çıkan kahraman adayları, yolda birbirlerini çekemeyip birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışmaktan 0,6 vakitlik yolu 1 vakitte alarak geciktikçe gecikmişler.
[02:56:36] Eshevar says:
En sonunda bir grup kahraman diktatör, faşist, zalim, acımasız, vejeteryan düşmanı, bağnaz, sıkıcı, çirkin, hödük, kötü ve güçlü şovalyenin kalesine girmiş.
[02:56:54] Eshevar says:
-bu kısım masal hedefi olan çocukların ahlak ve zihinsel sağlığı için sansürlenmiştir-
[02:58:22] Eshevar says:
Bu efsanevi çarpışmadan zaferle çıkan yavuklusunun başlık parasını biriktirmeyi kendine en ulvi görev edinmiş, beyaz atlı, parlak zırhlı, karizmatik bakışlı, haşin yanaklı kahraman prenses, masum, sevimli, pembe, mor puantiyeli, böğürtlen kokulu, minik, şeker, cana yakın, sıcak ve ateş püskürtebilen ejderhayı bir yangın söndürücü biberon ile birlikte taşımak suretiyle kendine familiar yaparak, yavuklusunun şehrine dönmüş ve yaptıklarını anlatmış.
[02:59:05] Eshevar says:
Yavuklusunun babası olayları öğrenince beyaz atlı, parlak zırhlı, karizmatik bakışlı, haşin yanaklı kahraman prenses ve asum, sevimli, pembe, mor puantiyeli, böğürtlen kokulu, minik, şeker, cana yakın, sıcak ve ateş püskürtebilen ejderhadan korkaran saf elemanı prensese yavuklu etmişler.
[03:00:36] Eshevar says:
Neidüğü belirsiz yönetici, şovalyeyle savaş esnasındaki yaptıkları nedeniyle halk tarafından tahttan indirilmiş ve yerine lakabı çok uzun prenses, sersem köylü oğlan ve eblek ejderha geçrilmişti.
[03:00:49] Eshevar says:
Onlar erdi huzura, biz gidelim uyumayaa..

Kafein perisine msn'den masal denemesi

ruhsuz, duygusuz, hissiz, düşüncesiz, fikirsiz, bilgisiz ve ..
ve ejderha
ve hayalet
ve düşmüş bir melek
ve ruh
ve düş
ve tanrımsı
ve sanrımsı
ve ördek
ve şövalye
ve kurgu
ve bekleyen
ve dinleyen
ve ben

tepki deneyleri yapmak istiyorum. ne bileyim sokakta gördüğüm insanlara "afedersiniz üç saniyeliğinize mantığınızı ödünç alabilir miyim? *üç saniye bekleme süresi* teşekkürler!" deyip kaçmak falan. ya da abidik bir uğraş bulup o şekilde etrafta gezmek. yoyoyla dolanırken eskiden ilginç tepkiler alıyordum, sıkıcılaştı o da. burning hands atmanın yollarını bulup, güvenli bir versiyonunu hazırlayabilirim aslında kendime. açık alanlarda şov yaparım, heh.. ne bileyim, müzik aleti falan çalabilsem sokakta bir gün, sürekli onu çalarım hem akşamına yorgunluğumun ardından bir iki şey içecek para çıkartırım hem de eğlenmiş olurum gelip izleyenlerle falan. ne yazık ki hem sesim kötü hem de müzik konusunda yeteneksizim..

aslında evet, ilgi çekesim var ama amacım tam olarak ilgileri üzerime toplamak değil daha çok insanların tepkilerini görmek, eğlenceli geliyor çünkü bu bana. eğer 2012'de herşey bitecekse o zamana kadar cidden eğlenceli bir şeyler yapabilmiş olmak istiyorum doğrusu, bitmezse de gençliğimde genççe bir şeyler yapabilmiş biri olarak anmayı isterim kendimi ilerisinde. pek çocuk olmadım sanırım, tam olarak çocukluk nedir bilmiyorum. evet, küçüktüm hatta hala çok büyük sayılmam ama yaşlıyım, ruhum yaşlı.

en son ne zaman gerçekten eğleneceğim bir şey yaptım çok emin değilim. eğleneceğim derken, böyle çılgınca bir şey gibi. geçen gün bir balonu nargile dumanıyla doldurup onunla oynadım. bu, 0,00002 gibi bir şey işte yapmak istediklerimde. ama ben eylemimin 1, 10 falan olmasını istiyorum. daha eğlenceli, daha fazla aklımda yer edip her seferinde beni güldürecek bir şey..

kaç gündür cebimde 2-3 balonla dolaşıyorum. canım sıkılınca onlarla oynuyorum, bağırdığım kişi beni duymazsa arkasından yetişip balonu hafif şişirip az hava kaçırmasın sağlayarak balonun tiz bir ses çıkartarak beni duymalarını sağlamaya uğraşıyorum falan(sanırım fazla sessiz konuşuyorum şu aralar yine..)

sıkı can iyi değildir, fazla sıkınca patlar..

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa