Penceresinin önüne sandalyesini çekti. En sevdiği sandalyesiydi bu. Eskimiş, kırmızı ve kadife yastığı, işlemeleri, taşıdığı anıları.. Demlenmesi için bıraktığı kahvesini üzerinde kahve çekirdekleri resmi bulunan kupasına doldurdu. Gözü şekere gitti, vazgeçti. Pencereye doğru giderken yanından geçtiği sehpadan hızla 2-3 küçük çikolata parçası aldı ve beceriksiz bir hırsız edasıyla kahvenin içine attı. Büyük bir iş başarmışcasına yüzünde büyüyen gülümsemesiyle sandalyesine oturdu ve dışarı baktı.

Boşluk.. Işıktan önce boşluk vardı aslında ama boşluk sözünü etmeye değmeyecek kadar boştu, bu nedenle hep atlanmıştı. Boşluğun ortasında bir ışık belirdi ve aydınlattı o hiçliği. Minik, yalnız parlak bir ışıktı o. Büyüdü yavaşça, aydınlatması ve güneş olması için bir toprağa yaklaştı sonra onu yaktığını fark edip uzaklaştı. Yanıp kuruyan ve çatlayan toprak parçasından bir iki parça koptu ve etrafına takıldı. Sonra hepsi dans etmeye başladılar. Işık kendi etrafında, toprak kendisinin ve ışığın etrafında, kırık parçalar kendilerinin ve toprağın etrafında.. Kırık parçalardan ufak olanları yorulup yok oldular bu danstan. Büyük parçalar direndi. Toprak parçası silkinip şeklini düzeltti. Sonra toprak elbiselendi mavi renkte. Başına ve ayaklarına beyazlar giydi. Elbisesine yeşilli kahverengili puantiyeler eklendi. Keyfe gelen toprak parçası biraz dengesini kaybetti ve etrafındaki kırık parçaları ışığa fazla yaklaşıp yandı. Neyse ki dansa devam etmeye konsantre olmuşlardı ki yok olmadılar. Onun yerine o yoğun ısıdan camsı bir güzellikle ayrıldılar. Toprak parçası Leydi oldu, camsı güzellikler de Şövalyeler. Leydi ve koruması üç Şövalye..

Kahvesinden bir yudum aldı.

Leydinin elbisesi bir süre sonra donuk geldi, hareket eden şeyler gerekti. Uçan, tüylü şeyler geldi önce kuş adında. Puantiyeler arasında geziştiler. Maviliklere yüzen pullu şeyler geldi balık adında. Puantiyeler etrafında geziştiler, kuşlarla yenip yeniştiler. Yürüyen kıllı şeyler geldi sonra puantiyelere. Gezdiler, birbirlerini gördüler, zaman zaman yediler, zaman zaman yendiler. Arada kuşlara ve balıklara sataştılar. Arada ağızlarının payını aldılar. Öylesine yaşadılar..

Kahvesini yudumladı tekrar, sıcaklığından şüphelendi ama tekrar bakmaya üşendi.

Leydi'nin puantiyelerine ada dedi kıllılardan biri. Ada diyenin ailesi kıllılardan ayrıldı, kılları azaldı. Sonra her şeye isim verdiler ama Şövalyeler bile hepsini hatırlayamadı. İsimverenler kıllıları kendilerine göre yaşamaya zorladı. Hatta kuşları ve balıkları da. Sonra adaları küçük bulup diğerlerine geçtiler ve diğerlerinde de aynı şey yaptılar. Sonra adalar arası anlaşmak zor olunca yanlış anlaşılmalara kapılıp birbirlerini kendilerine göre yaşamaya zorlamaya çalıştılar ama çatışma çıktı. Bazı adalarda hiç isimveren kalmadı.

Kahvesinden büyük bir yudum aldı. İçine attığı çikolata parçalarından erimemiş bir tanesi ağzına geldi, onu yedi.

İsimverenler başından beri Leydi'nin elbisesinin kendilerine verdiklerini yeterli bulmamıştı aslında ama sonradan bunu abarttılar. Bir şeyler yaptılar. Işık'a rakip olacak ateş yaratma çalıştılar, yandılar. Şövalyeler bunu görünce üzüldü, çünkü yanmanın ne demek olduğunu biliyorlardı. Ama isimverenler üstesinden geldi, gelişti, değişti. Az kıllılıklarını kılsızlığa değiştirdiler, kıllıların bazılarını Leydi'nin gözünden yok ettiler. Şövalyeler izledi ve üzüldü..

Tek yudum bırakacak şekilde içti kahvesini. Fazla ılımıştı kahve.

İsimverenler adalar arası birbirlerinden o kadar çok korktular ki paranoyak oldular. Şövalyelerde de kendileri gibi birileri var mı diye bakmaya gittiler, ki belki bulsalar onları da kendileirne göre yaşamaya zorlayacaklardı belki de, ama bulamadılar. Çünkü Şövalyelerin işi Leydi'ye bakmaktı. Ama Leydi'yi isimverenlerden koruyamıyorlardı. Çünkü isimverenler Leydi'nin üzerindeydi. Leydi isimverenlerin yaptıklarından rahatsız olup arada huysuzlandı. İsimverenler Leydi'yi nankör bulup onu yaşlandırdılar. Leydi yaşlandıkça daha çok huysuzlandı ama isimverenler bunu bir süreden sonra takmayı bıraktı.

Soğumuş kahvesini bitirdi, pencerenin önünden kalkı. Sandalyesini alıp yerine götürdü. Geri dönüp kahve fincanını aldı ve mutfağına gidip içine su doldurdu. Kapının çaldığını duydu, gidip açtı. Gelen babasıydı, geçerken uğramış ve çikolata getirmişti. Teşekkür edip gülümsedi, sarıldılar ve kapıyı kapattı. Mutfağa geri giderken telefonu çaldı. Arayan babasıydı; memlekete vardıklarını, yolda bir ara kaza nedeniyle uzun süre beklediklerini, herkesin selamı olduğunu söyleyip ardından yaşam tarzı üzerine uzun ve sinirli bir nutuk çekerek telefonu kapattı. Elinde olmayan çikolatalara baktı hüzünle. Mutfağa girdi, bir bardak su ve raftaki ilaçlarını aldı. İlaçları ağzına atıp suyla boğazından hızlıca geçmelerini sağlamaya çalışırken mutfak kapısından doğru duvara astığı, ardında siyah cam olan penceresine baktı boş boş.

Sonra, geçti..

0 adet elleştiri almış.:

Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa